Hatta benim gibi onun da var

Bazı arkadaşlarım da benim gibi kalıcı bir içsel huzursuzluğa gömülmüş oluyorlar bazen. Her türlü maddi imkanı varken mutsuz olan bir arkadaşımda bir gün şunu fark ettim: onun ... Ve tabii ki o da karşı uç, yani “ekonomik uç”un da ihmal edilemeyeceğini çok iyi biliyor. Kişisel intibam o ki mevcut tablodan benim gibi o da pek memnun değil. Hatta biraz endişeli ... Ah bir cift dilegim var kirma kirma Tutma benim gibi onun elini Onu benim gibi sevme sevme ... Nasil sever nasil kiskanirmisim Nasil da gitmene sessiz kalmisim Sen gitmissin ama ben anlamisim Hala seviyorsan durma durma Bakma benim gibi onun yuzune Of ona yuregini verme verme Akma benim gibi onun gozune Gonul sarayini serme serme Ah gonul ... A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Şenol Güneş, 'Benim için Dünya Kupası önemli. Tekrar Dünya Kupası'nda olmak, orada ülkemizi temsil ederek uluslararası alanda ses getirmek istiyoruz. İnşallah gruptan çıkıp, ondan sonra da Dünya Kupası finallerine katılıp, güzel bir sonuç yapmak istiyoruz. Oldukça fazla maçımız var. 3 kategoride yarışmamız var. Bunların ... Lütfen iyi düşününüz, benim gibi çıkmazda olanların önünde tek bir çıkar yol var, o da; “aklını kiraya vermek”. lamı cimi yok, başka da yolu yok, bu böyle. Bu biraz sert görünebilir, ama benim dünyamda kibarlık, zayıfların düştüğü bir hatadır. Now this may seem a little bit harsh, but in my world kindness is mistaken for weakness . Copy to clipboard Benim hanım da severim, allah da uyandım ve bunu 3, onun ve bir aile yapiniz var. Bi köye bir kaynana sapik damat porno resimli anlatim; siz siz olmaktan çıkmayın,. Kayin baba kaynata bir adam benim kaynanamın annesi ise seni o. 4 yıllık evlıydı bu adam benim kaynanamin annesi olduğuna,. 14 kas 2015 00: 1/ kaynana olacağını ... Bir çift dileğim var kırma kırma Bir çift dileğim var kırma kırma. Tutma benim gibi onun elini Onu benim gibi sevme sevme Ben kimseyi sevmedim senin gibi Sen de benim gibi sevme sevme Sen de benim gibi sevme sevme. Nasıl sever nasıl kıskanırmışım Nasıl da gitmene sessiz kalmışım Sen gitmişsin ama ben anlamışım Hala ...

İLİŞKİ, HAYAT, KİŞİLİK SORUNLARI HAKKINDA

2020.09.17 02:37 LairdLion İLİŞKİ, HAYAT, KİŞİLİK SORUNLARI HAKKINDA

Selam beyler, umarım iyi gidiyordur her şey. Öncelikle bu post uzun olacak, vakti olmayan dostların uğraşmasına gerek yok. Tercihim hayat tecrübesi çok olan abilerimin cevap vermesi aslında. Troll davranacaklar da postu okuduktan sonra zaten ciddi şekilde cevap verirler diye umuyorum, pek taşşak geçmelik bir havada değilim. Şimdiden teşekkür ederim.

Genel olarak sorunlarım çok küçük yaşlarda başladı. Maddi anlamda ailem tamamen dipteydi diyebilirim. Orta okulun yarılarına kadar da aynı şekilde devam etti; okula haftalık bir kaç lirayla giderdim, o şekilde bir durum. Tabii bu durumda pek fazla bir şey alınarak, mutlu mesut yetiştiğimi söyleyemem. İki halam, yatalak bir babaannem ve ebeveynlerim ile büyüdüm. Anne ve babam sinir hastalıklarından dolayı yıllardır bir psikiyatri doktoru ile yakınlar, küçük yaşlarda çoklu kişilik bozukluğu ile tanıştım; o doktor sağ olsun ilerleyen yaşlarıma kadar ağır ilaçlar kullanmamı engelledi. Lakin zaman geçtikçe ben bozukluğa alıştım, dışarıya bunu yansıtmayı kestim. Beni tanıyan çoğu kişi bu bozukluğu bilmez bile, o derece kapattım kendi içime. (Bilmeyenler için çoklu kişilik bozukluğu birden fazla kişiliğiniz olmasına sebep oluyor. Çoğu vakada kişilikler birbirinden bağımsız, hatta anıları bölünmüş halde oluyorlar. Benim durumum bundan bir nebze farklıydı, tamamını açıklayacak enerjim yok maalesef :) .) Neyse, orta okulda görebileceğiniz en itici tiptim, erken ergenliğe girmemden kaynaklı boyum çok erken attı, tüm yüzüm sivilcelerle doldu ve daha kötüsü büyük bir burnum vardı. Ama nasıl bir burun, yüzümün yarısını kaplıyordu neredeyse. E bu durumlardan dolayı çoğu kişinin dalga geçtiği bir tiptim; tüm bunlar birleşince bir zaman sonra pasif agresiflik tanısı da konuldu. Orta okul benim için en boktan dönemlerimdi belkide. Ama önemli olan kısım bu değil, sadece fikriniz oluşsun diye açıkladım.

Orta okulda, gittiğim dershanede bir kız ile tanıştım. O dönemde çoğu kişinin ağzının suyu akardı kızı görse ama hem bozukluğum sebebi ile hem de o dönemler hiçbir şey umurumda olmadığından yakın birer arkadaş olduk. Cidden söylüyorum, hayatımda gerçekten güvendiğim tek insan oldu. Ve aklımdan bir kez bile sevgili mevzuları, cinsellik falan geçmedi. Dediğim gibi bütün erkeklerin bir ortamda gözünü alamayacağı bir tipti ama benim için öz kardeşim oldu. Zaten tek çocuk olduğumdan her zaman yalnız büyümüştüm, kafamda dönen sesler ve gördüğüm şeyler yüzünden hiç kimseye değer verecek enerjim olmazdı. Neyse, bir ortamımız vardı bizim. Bu kız da normale göre fiziği daha göze çarpan ve crop-top gibi açık şeyler giymekten çekinmeyen biriydi. Normalde bu arkadaş grubum ile bir alakası yoktu bile, aynı kursta idik ama kursta toplasan 40-50 kişi olduğundan millet tanışıyor eninde sonunda. Zamanla o kız da bu gruba girdi ve herkes toplu muhabbet etmeye başladı, yakınlaştı derken adına D diyeceğim bir arkadaş ve ortamdaki neredeyse çoğu erkek kızın arkasından ileri geri konuşmaya başladı. Bir süre sonra kızın yüzüne bile sekreter, orospu falan dediler. Ben de D'yi bir köşeye çekip bu konuyu konuştum. Yaptığını açıkladım, yanlış olduğunu söyledim. Ve açıkça bir daha yaparsa belasını sikeceğimi de ekledim. Neyse, gülüp geçti falan, konu kapandı. Aradan bir kaç gün geçti, yine kıza kaşar dedi ben de çıkışta bunu bir marangoza sokup yumrukladım. Çenesi yerinden çıkıyordu neredeyse, o derece bir durum. Sonra kıza da olayları anlattım ve böyle tiplerle konuşmasını istemediğimi, ya beni ya da ortamı seçeceğini söyledim. O da ''Bana kimse kimin yanında olacağımı söyleyemez diye bir cevap verdi. Ben de pekala dedim, siktirip gittim. Sonraki bir ay hayatımın en boktan dönemiydi. Bu durum benim hayata bakış açımı tamamen bozdu. Gerçekten, bu olaydan sonra bir daha kimseye güvenemedim ve güvenmeyeceğim. Aynı zamanda oldukça kötü bir kriz geçirip sabah çarşafım kanlı, sırtım tırnak izleriyle uyanmama da sebep oldu; bundan sonra çoklu kişilik bozukluğum iyice hayatımı sikti.

Anlattığım olaydan sonra dediğim gibi kimseye bir güvenim kalmadı. Okuldaki ortam bok gibiydi, ailem maddi olarak çöküyordu, bundan dolayı manevi olarak da sorunlar ortaya çıkıyordu. En sonunda halam babama, babam halama saldırdı; çok fazla detaya girmek içimden gelmiyor bu konuda, kusuruma bakmayın. Tipim desen zaten iğrençti, bunalmıştım her şeyden. Hayatımın en ağır dönemini geçirdim, kafama silah dayayıp uyuduğum geceler oldu. Lakin zaman her acıyı bastırıyor bir şekilde işte. İşin sonunda lise başladı, ben de tamamen değiştim. Yüz yapım, vücudum da aynı şekilde çok abartı bir duruma geldi. Küçüklüğümle şu anımı yan yana koysam benzetemezsiniz, o derece. O dönemden sonra hayatımda isteyip elde demediğim kimse olmadı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyorum açıkçası. Lakin, lisede bir sevgilim oldu. Yaklaşık 1,5 yıl devam etti ilişkim. Görebileceğiniz en doğal ilişkiydi belki de. Altı ay boyunca mükemmel ilerledi, lakin zaman geçtikçe sorunlar beni boğmaya başladı. Lakin onun üzerine yine devam ettim. Altı ayın üzerine sekiz, dokuz aydan fazla işkence çektim ama bırakamadım. Her şeyimi verdim. Zaten lise başlangıcı benim hayatımın ters döndüğü bir dönemdi. Maddi olarak muazzam bir hale geldim, manevi sorunlar umurumda olmadı, notlarım zaten her zaman çok yukarıdaydı vs. Bu kız benim belki de gerçekten sevip değer verdiğim tek sevgilim oldu. İşin sonunda dayanamayacak noktaya gelmiştim, psikolojim iyice bok yolundaydı ve kızın benim ona verdiğim değerin bir gramını geri vermediğini düşünmeye başlamıştım. En sonunda uyarmama rağmen bir kaç şey daha yaptı ve o anda kesip attım. O ana kadar o kadar fazla kez ayrılacağımı söylerdim yakınlarıma ki, bilemiyorum yani... O noktadan sonra kıza karşı hiçbir şey hissetmedim, ne öfke, ne kin, ne umut. Kesip attım sadece. İlerleyen altı ayda kız acı çekti, sonunda unuttu gitti. Kıza da E diyeceğim buradan itibaren.

Bunun üzerine kardeşim dediğim bir çocuk altı, yedi ayın sonrasında bu E ile ilişkiye başladı. O da koymadı, sonuçta kızın hayatını siktiğimi hissediyordum/hissediyorum hala. Onun üzerine yine ciddi bir ilişki yapmayı denedim ve yanı şey ile sonuçlandı. Ben kızı sıktım, her şey rayına oturana kadar her şeyimi ortaya koydum ve düzeldiğinde ben de tükenmiştim, sıkılmıştım. O da ufak bir şey yaptı ve ondan da ayrıldım.

Şu an yine aynı boku yiyorum. Ciddi ilerleyen bir ilişkim var ama bunaldım. Her şeyi yoluna sokmuş olsam da yine tükendim. Lakin fark etmeye başlıyor insan; ben tükenip dursam da işin sonunda kıza yine üzülüyorum. Doğru düzgün konuşsam anlamayacağına yine eminim. Lakin artık bu tarz ilişkiler yürütecek bir kişi olduğumu düşünmüyorum. Her anlamda dengesiz birisiyim. Kafamın içinde bir milyon şey dönüyor. Gece üzgünüm, sabah sikimde değil, akşam çöküyorum. Böyle bir döngünün içindeyim. Artık aynaya baktığımda kim olduğumu anlayamıyorum. O kadar fazla harcadım ki kendimden, o kadar ödün verdim ki aslında kim olduğumu bilemiyorum. Yoruldum ben dostlar. Gerçekten bunaldım. Hem bu durumdan; nasıl kendime tekrar döneceğimden hem de bu ilişki konularını ne yapacağımdan bihaberim. Bu anlamda benzer şeyler yaşamış olanlarınız vardır eminim. Fikirleriniz, yorumlarınız önemli benim için.

Burada anlatmadığım bir çok şey de var, hala beni etkileyen. Namaz kıldıran birinden bir anda inancını kaybetmiş bir insana dönüşmemden tut, egoist birinden kendine saygısız birine dönmeme kadar binbir konu var daha. Her şeyi yazamadım, yazamam da. Şimdiden yardımcı olan, fikir veren herkese teşekkür ederim. Esenlikler.
submitted by LairdLion to KGBTR [link] [comments]


2020.09.14 22:23 government_man00 Asgard duvarlarının yapılışı

AltınÇağ’dan çok sonra zamanın döngüsünün içinde hala çok erken bir dönemdi. Ve Aesirler ile Vanirlerin savaşından çok sonra, Asgard’ın çevresindeki, Vanirlerin savaş sihirleri ile yerle bir ettiği duvar halen bir moloz yığını gibiydi, terk edilmişti, kartallara ve kuzgunlara ev sahipliği yapıyordu.
Tanrılar duvarın yeniden yapılması konusunda çok istekliydiler, böylece Asgard kötülük yapanlardan korunacaktı. Ancak, hiçbiri yeniden inşanın ağır yükünü omuzlarına almaya istekli değildi. Bir gün, yalnız bir figür titreyen gökkuşağının üzerinden geçip gözcü Heimdall tarafından durdurulana kadar bu konu bir süre bu şekilde kaldı.
Adam, “Tanrılara sunulacak bir planım var,” dedi.
Heimdall sıcak bir şekilde “Planını bana söyleyebilirsin,” dedi.
Bu adamın yüz mil öteden yaklaşmasını izlerken meraklandı ve altın dişlerini göstererek gülümsedi.
Adam, eyerinin üzerinden, “Eğer söyleyeceksem tanrıların hepsine söyleyeceğim. Hatta tanrıçalar da bu konuyla ilgilenebilir,”dedi.
Heimdall yeniden, bu sefer daha az dostça bir şekilde dişlerini gösterdi ve adamı İda Ovası’ndan geçirerek Gladsheim’a yönlendirdi.
Böylece tanrılar ve tanrıçalar Gladsheim’da toplandılar.
Ziyaretçileri atını bağladı ve parıldayan çatının altında avlunun ortasına çıktı. Her biri kendi tahtlarında oturan Odin ve 12 lider tanrı ve kalabalık bir tanrılar ve tanrıçalar grubu ile çevrelenmişti.
Odin adama sertçe baktı ve “Hepimiz Heimdall’ın emriyle buradayız. Söyleyecek neyin var ?” dedi.
“Sadece şu,” dedi adam, “Asgard’ın çevresindeki duvarlarınızı yeniden yapacağım.”
Tanrılar ve tanrıçalar inşaatçı konusunda görünenden oldukça daha fazlasının olması gerektiğini fark ettikçe Gladsheim’da bir hareketlilik oldu.
İnşaatçı, “Duvar öncekine göre çok daha sağlam ve yüksek olacak,” dedi. “Öylesine sağlam ve yüksek olacak ki ele geçirilemeyecek. Midgard’a paldır küldür girseler bile Asgard, kaya devlerine ve buz devlerine karşı güvenli olacak”
Hemen koşulların geleceğinin farkında olan Odin, “Ancak?…” dedi.
İnşaatçı, “On sekiz ayım olacak,” dedi. “Başladığım günden itibaren o sekiz ay.”
Odin, yani Tetikte Olan, “Bu mümkün olmayabilir,” dedi.
“Bu gerekli,” dedi inşaatçı.
“Ya fiyatın?” diye sordu Odin yavaşça.
“Şimdi sıra ona geliyordu,” dedi inşaatçı, “Freyja’nın eşim olmasını istiyorum.”
Güzel tanrıça Dimdir oturdu ve hareket ettikçe Brisinglerin Kolyesi, altın broşları ve elbisesindeki altın iplikler parıldadı ve ışıldadı. Firgg ve Nanna ile Eir ve Sif’ten bile daha güzel olan, tanrıçaların en güzeli Freyja’ya bakabilen tek kişi Odin’di. Freyja dimdik otururken çevresindeki sinirli tanrılar bağırıyorlar ya da kollarını sallıyorlar ve inşaatçıyla alay ederek onu kovalıyorlardı.
Odin, “Bu imkansız, artık bu konuşmanın sonu gelsin!”diye bağırdı.
“Ayrıca Güneş ve Ay’ı da isteyeceğim” dedi inşaatçı; “Freyja, Güneş ve Ay, işte fiyatım bu.”
Şamatanın arasında Loki’nin sesi yükseldi: “Her fikrin kendine göre bir değeri vardır. Düşünmeden reddetmeyin.”
Tüm tanrılar ve tanrıçalar dönüp Sinsi Tanrı’ya, dev Farbauti’nin oğluna baktılar ve zihninin dehlizlerinden neler geçtiğini merak ettiler.
Loki makul bir şekilde “Bu planı düşünmeliyiz. Misafirimize en azından bunu borçluyuz,” dedi.
Böylece, tanrılar ve tanrıçalar görüşürken inşaatçının Gladsheim’dan ayrılması istendi. Tanrıların artık bu fikri düşünmeden reddetmek yerine ciddi ciddi tartışmak istediklerini gördüğünde, Freyja altın gözyaşları dökmeye başladı.
Loki, “Bu kadar aceleci olmayın. Bu planı kendi lehimize döndürebiliriz. Mesela bu adama duvarı örmesi için altı ay verirsek…” dedi.
“O sürede asla duvarı bitiremez,” dedi Heimdall.
“Asla” diye tekrarladı tanrıların birçoğu.
“Kesinlikle,” dedi Loki.
Odin gülümesi.
Loki, “Peki bunu önerirsek ne kaybederiz ki ? Eğer inşaatçı kabul etmezse, hiçbir şey kaybetmeyiz. Kabul ederse de kaybetmeye mahkum olacak.”. Loki iki yanına vurdu ve gözlerini devirdi. “Ve duvarımızın yarısı örülmüş olacak, bedavaya ve hiçbir şey vermeden!”
Her ne kadar tanrılar ve tanrıçalar Loki’nin tavsiyesine uyma konusunda rahatsız olsalar da Düzenbaz’ın planında hiçbir hata göremediler. Hatta birkaçı bunu kendilerinin düşünmüş olmasını diledi.
İnşaatçı Gladsheim’a geri geldiğinde, “Altı ay!” dedi Odin. “Eğer bu süre içinde duvarı örersen Freyja’yı eşin olarak alabilirsin ve Güneş ile Ay’ı da alabilirsin. Altı ay…”
İnşaatçı kafasını salladı ama Odin devam etti: “Yarın kış mevsiminin ilk günü. Hiç kimsenin sana yardıma gelmeyeceğini kabul etmelisin. Ve eğer duvarın herhangi bir kısmı yaz mevsiminin ilk gününde hala bitmemiş olursa ödülünü kaybedersin. Bizim koşullarımız bunlar ve başka da koşulumuz yok.”
“Bunlar imkansız koşullar ve siz de bunun farkındasınız,” dedi inşaatçı. Durdu ve Freyja’ya baktı. “ama benim arzum…” dedi. “Arzum…” Tekrar Freyja’ya baktı. “O zaman en azından atım Svadilfari’nin bana yardım etmesine izin verin.”
“Bizim koşullarımız bunlar,” dedi Odin.
“Bunlar da benimkiler,” dedi inşaatçı.
Loki, “Odin, çok inatçısın,” dedi.
Odin sert bir şekilde “Başka koşul yok,” dedi.
Loki, “Atını kullanmasına izin vermekte yanlış olan ne var?” diye bağırdı. “Atı sonucu nasıl etkileyebilir ki? Eğer reddedersek bir anlaşma olmayacak ve duvarın hiçbir kısmını elde edemeyeceğiz.”
Sonunda Loki’nin görüşü üstün geldi. İnşaatçının bir sonraki sabah çalışmaya başlamasına ve atını kullanmasına karar verildi. Odin, çok sayıdaki tanığın önünde bu konuda yemin etti ve inşaatçı aynı zamanda duvar üzerinde çalıştığı süre boyunca giriş izni istedi. O zamanda trollerle savaşmak için uzakta olan Thor’un eve dönüp bu konuyu diğer tanrıların gördüğünden farklı bir şekilde görebileceği konusunda endişeli olduğunu söyledi.
Erken Kalkan ve En Çevir, gökyüzündeki yolculuklarına başlamadan çok önce inşaatçı çalışmaya başladı. Yeni Ay’ın ışının yardımıyla, Svadilfari’yi sert rüzgarlı, çimenli bir yamacın üzerinden aşağıya ve bir ağaçlığın ötesine, tepenin kemiklerinin parçalanmış ve kıvrılmış şekilde dışarı uzandığı bir yere doğru sürdü. Orada zamanın başlangıcından beri duruyormuş gibi görünen büyük kaya parçaları ve yığınları vardı. İnşaatçı yanında, atına bağladığı ve araksında açtığı gevşek örülmüş bir ağ getirmişti. Daha sonra devasa parçaları ağın üzerine atmaya ve itmeye başladı. Nefes nefese kaldı ve homurdandı; tanrıların arasında ancak Thor onunla aynı güce sahip olabilirdi. Bir süre sonra büyük bir kaya yığınını kaldırmış, Svadilfari’nin arkasında biriktirmişti. İnşaatçı daha sonra ağın uçlarını nasırlı elleriyle, sanki bir kağıt katlıyormuş gibi topladı ve kükredi.
Svadilfari derhal başını eğdi. Nallarını toprağa batırdı ve çekmeye başladı. Büyük gücünü toplayarak sarsılan yığının tamamını tepenin üstüne taşıdı. Ve gün ağardığında, inşaatçı ve atı, dondurucu havayla yellenerek yüklerini Asgard’ın eski yıkık duvarının yanına getirdiler.
Tanrıçalar ve tanrıçalar avlularından çıktığında, Svadilfari’nin tepenin üstünden ne kadar çok kaya çektiğini görerek hayrete düştüler ve rahatsız oldular. Svadilfari yükselen duvarın gölgesinde dinlenirken duvarcının kayaları parçalamasını, şekillendirmesini ve yerine yerleştirmesini izlediler; gücü öylesine büyüktü ki, duvarcının ancak kılık değiştirmiş bir dev olabileceğini düşünmeye başladılar. Ancak tanrılar daha sonra geri kalan büyük yıkık duvar halkasına baktılar ve her halükarda pazarlığın en şanslı tarafının kendileri olduğu konusunda birbirlerini ikna ettiler.
Kış yüzünü gösterdi. Hraesvelg kanatlarını çarptı ve Asgard’ın dışında soğuk rüzgarlar esti. Svadilfari geceleri boyunca kayalığa gidip gelerek ağaçlığın ötesindeki uzun olduğu açtı. Duvarcı günler boyunca duvarı yapmaya devam etti. Günler uzadıkça hem duvarcının hem de tanrıların zamanı azaldı.
Yazın başlangıcından üç gün önce duvarcı, biçimli ve iyi yerleştirilmiş taşlardan oluşan halkayı, istenmeyen herhangi bir ziyaretçiyi uzak tutacak kadar yüksek ve güçlü olan sağlam duvarı neredeyse tamamlamıştı. Geriye sadece giriş inşa edilmesi kalmıştı. Tanrılar ve tanrıçalar artık aynı büyülenmiş gibi duvardan uzak duramıyorlardı. Yüzlerce kere duvara baktılar ve anlaşmadan başka hiçbir şey konuşmaz oldular.
Daha sonra Odin Gladsheim’da bir toplantı düzenledi. Yüce avlu endişeli yüzler ve sinirli konuşmalar ile dolmuştu. Freyja gözyaşlarını durduramıyordu, çevresindeki zemin altınla doldurulmuştu.
Odin mızrağını ve sesini toplananlara doğru yükseltti ve “Bu anlaşmadan kurtulmanın bir yolunu bulmalıyız!” diye bağırdı. “Bu anlaşmayı yapmamızı kim önerdi? Freyja’nın bir canavar dev ile evlenmesi gibi bir sonucun riskine nasıl girdik? Gökyüzü, Güneş’ten ve Ay’dan zorla alınacak ve böylece biz de ışıktan ve sıcaklıktan yoksun kalarak çözümü el yordamı ile arayacağız.” Önce birkaç tanrı, sonra bütün tanrılar Loki’ye döndüler ve Odin avlu zeminini üzerinden ona doğru yürüdü. Düzenbazın omuzlarını sıkıca tuttu.
“Nasıl bilebilirdim?” diye itiraz etti Loki, “Hepimiz karar verdik.”
Odin daha sıkı tuttu ve Loki irkildi.
“Hepimiz karar verdik!” diye bağırdı Loki.
Odin, “Duvarcının atını kullanmasına izin vermemiz gerektiğini kim önerdi? Bu sorunu başımıza sen açtın ve sen kurtarmak zorundasın,” dedi.
Tüm tanrılar görüş birliği içinde bağrıştılar.
“Aklının çarpıklığını ve karmaşıklığını kullan Loki. Bir plan yap. Ya duvarcı alacaklarını kaybeder ya da sen hayatını!” Odin, Sinsi Tanrı, Şekil Değiştiren tek dizinin üzerine düşene kadar Loki’nin etini sıktı. “Bunların hepsinin acısını senden çıkartacağız, parça parça!”
Loki, Odin’in ve diğer tanrıların çok ciddi olduğunu anladı. “Yemin ediyorum,” dedi, “Bana neye mal olursa olsun, inşaatçının alacağını kaybetmesini sağlayacağım.“
O, akşam, duvarcı adımlarında kararlı bir esneklikle Svadlifari’yi taşocağına doğru sürdü. Aynı tanrılar ve tanrıçalar gibi o da duvarı kararlaştırılan zamanda bitireceğini ve sadece kendi içlerinde değil kayıplarının tanrılara getireceği üzüntü konusunda da zengin olan ödülleri kazanacağını düşünüyordu. Bir çeşit şarkı söyledi ve küçük kuşlar karanlık ağaçlığa saklanıp şarkısını dinlediler. Sadece kuşlar değil. Genç bir kısrak da kulaklarını dikti ve dikkatle dinledi. Daha sonra, Svadilfari ile duvarcı yeterince yaklaşınca kısrak çalılıktan fırladı. Topuklarını havada birbirine vurdu ve ay ışığında böğrü patlayacak gibi oldu.
Kısrak Svadilfari’ye doğru zıpladı. Atın çevresinde dans etti ve kuyruğunu salladı; Svadilfari, ucunu oduncunun tuttuğu uzun dizgini çekmeye başladı. Kısrağın arkasından ağaçlığa doğru dörtnala koştu ve oduncu da bağırıp söylenerek arkasından gitti.
İki at bütün gece zıplayıp oynadılar ve öfkeli oduncu bütün gece yarı karanlıkta köklere ve ağaç kütüklerine takılıp düştü. Lanetler yağdırdı, gölgeleri takip etti ama Svadilfari ona geri geldiğinde Doğu’daki ışık yeşile dönmeye başlamıştı.
Böylece o akşam taşocağından hiç taş getirilemedi ve oduncu bir önceki günden kalan az miktardaki taşla yetinmek zorunda kaldı. Girişin ilk kısmını yapmak için yeterli olmaya yakın bile değildi ve kısa bir süre içinde oduncu artık görevini zamanında tamamlayamayacağını anladı.
Daha sonra çıktı ve duvarcının içinde köpüren öfke patladı. Girdiği kılıktan çıktı ve izlemekte olan tanrıların ve tanrıçaların karşısında büyük bir öfkeye sahip büyük bir kaya devi canavarı olarak durdu.
Sonunda tanrılar oduncunun gerçekten bir dev olduğunu anladıklarında ikinci kere düşünmeden geçiş izni konusundaki yeminlerini bozdular ve Thor’u çağırdılar.
“Bu bir hile!” diye bağırdı kaya devi, “Bir tanrılar çetesi, bir tanrıçalar kerhanesi tarafından oyuna getirildim!”
Bunlar duvarcının son sözleriydi. Daha sonra Thor ona alacaklarını ödedi ve bunlar Güneş ile Ay değillerdi. Mjollnir isimli çekicin tek bir darbesi devin kafatasını bin parçaya böldü ve onu Nilfheim’in sonsuz karanlığına gönderdi.
Şekil Değiştirici Loki’nin Asgard’da tekrar görülmesinden önce birkaç ay geçti. Ve Bifrost’un üzerinden yavaş yavaş yürüyüp Himinbjorg’u geçerken Heimdall’a bir ahududu üfleyerek döndüğünde, arkasında bir tay vardı. Bu at oldukça değişikti çünkü 8 tane bacağı vardı. Gri renkliydi ve Loki ona Sleipnir adını vermişti.
Odin Sleipnir’i gördüğünde tayı çok beğendi.
“Al onu!” dedi Loki. “Onu ben doğurdum ve o da seni taşıyacak. Onun Altın ve Neşeli’yi, Parlak ve Hızlı’yı, Altın Yeleli ve Hafif Ayaklı’yı geçebileceğini ve Jotunheim’da bulunan bütün atlardan daha hızlı koşabileceğini göreceksin. Hiçbir at ona yetişemeyecek.”
Odin Loki’ye teşekkür etti ve onu Asgard’a geri kabul etti.
“Bu atın üzerinde nereye istersen gidebilirsin,” dedi Loki. “Denizin üzerinde ve havada dörtnala koşacak. Başka hangi at sürücüsünü ölülerin diyarının uzun yolu boyunca taşıyıp sonra da onu Asgard’a geri getirebilir?”
Odin Loki’ye ikinci bir kez daha teşekkür etti ve Sinsi Tanrı’ya düşünceli bir şekilde baktı.
submitted by government_man00 to KGBTR [link] [comments]


2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.09.02 21:38 Sunuyemre beyler uzun zamandır film çekmek için aklımdan senaryolar yazıyodum baktım film çekemiyecem ben de kitap yazmaya çalışayım dedim aklımdaki senaryolardan birini aldım ve biraz edebiyatlaştırdım biraz çakma ve çalıntı olmuş olabilir atayım bi okuyup yorum atın hoş olur 1. bölüm bu

  1. BÖLÜM:
MERT O SABAH YATAĞINDA DALGIN DALGIN UZANIYORDU.Bİ YANDAN YENİ BULDUĞU İŞ ONU BİR HAYLİ MUTLU EDERKEN BİR YANDAN DA GÖRDÜĞÜ RÜYA ONU DEHŞETE DÜŞÜRÜYORDU.ASLINDA DEHŞETE DÜŞMEK TABİRİ DOĞRU OLMAZ.SANKİ İÇİNDEN Bİ YANI BUNU GARİP VE KORKUNÇ KARŞILARKEN DİĞER YANI BU RÜYAYI SIRADAN KARŞILIYORDU.SONUÇTA GEÇMİŞİNDE PEK GÜZEL ŞEYLER YAŞAMAMIŞTI.ESKİDEN DE PEK ZENGİN SAYILMAZDI.AİLESİ,BABASI ÖLENE KADAR ORTA GELİRLİ VE MUTLUYDU.FAKAT TALİHSİZ BİR İŞ KAZASINDAN SONRA AİLE HAYATA PEK FAZLA TUTUNAMADI.MERT GENÇ YAŞTA İŞ ARAMAYA,DALDAN DALA ATLAMAYA BAŞLAMIŞTI BİLE.HAYATIN AKIŞI ONU DOĞRU YERLERE GETİRMEMİŞTİ VE 3 SENELİĞİNE HASTANEDE YATMIŞTI.MERT YATAĞINDA GEÇMİŞİNİ DÜŞÜNÜRKEN ANNESİ ONU YEMEĞE ÇAĞIRDI.MUTFAKTAN GÜZEL SAYILABİLECEK KOKULAR GELDİ.SONUÇTA YİYECEĞİN YEMEK ÇÖPTEN BULUNMUŞ BİR KÜFLÜ EKMEĞİN KIZARTILMIŞ HALİ BİLE OLSA GÜZEL GELİRDİ.NİHAYETİNDE ONU KIZARTAN ANNENDİ.AMA MERT ASLA TAM ANLAMIYLA GÜZEL DİYEMİYORDU BU YİĞECEĞE.GEÇMİŞTE ANNESİYLE SORUNLARI OLMUŞTU.MERTİN ANNESİ,İŞ KAZASINDAN SONRA SAKAT KALAN ÇELİMSİZ BABAYI BOŞAMAK VE ONU BİR BAKIM EVİNE VERMEK İSTEMİŞTİ.MERT BU KONUYA İTİRAZ ETSE DE ANNESİ ONU DİNLEMEDİ.ZATEN BAKIM EVİNE GİTMEDEN ÖNCE ÖLÜVERDİ ADAMCAĞIZ.BABASI YEDİĞİ BOZUK YOĞURTTAN DOLAYI ÖLMÜŞTÜ.MERT BU OLAYDAN HEP ŞÜPHELENDİ ÇÜNKÜ NASIL BİR BOZUK YOĞURT BİR İNSANIN CANINI ELİNDEN ALABİLİRDİ Kİ?ANNESİNDEN ŞÜPHELENDİ.ZATEN BABASINI BAKIMEVİNE VERECEK PARALARI DA YOKTU.NEDEN ÖLDÜRMESİN Kİ?FAKAT BU DÜŞÜNCELER ÇOK FAZLA GERİDE KALMIŞTI.MERT ANNESİNİ SEVİYORDU.EVET.HER İNSANIN YAPMASI GEREKEN BU DEĞİL Mİ ZATEN?SENİ 9 AY KARNINDA TAŞIYIP BÜYÜK ACILARLA KARNINDAN VEYA ÖZEL BÖLGESİNDEN ÇIKARAN SONRA DA SENİN İÇİN HER ŞEYİ FEDA EDEN BİR KADIN.ÇOĞU BEBEK ANNESİNİN KAŞIYLA GÖZÜYLE OYNAMAYI SEVERDİ KÜÇÜKKEN. MERT DE EN ÇOK ANNESİNİN SAÇIYLA OYNAMAYI SEVERDİ. EN AZINDAN MERTİN ANNESİNİN SÖYLEDİĞİ BUYDU.MERT KAHVALTI MASASINA OTURDU.ANNESİ DOLAPTAN NE BULABİLDİYSE BİR ŞEYLER KARIŞTIRMIŞTI.MERTE DÜŞEN YEMEK 7 ZEYTİN,BİR DİLİM PEYNİR VE BİR DİLİM EKMEKTİ.MERT ANNESİYLE GÜZEL BİR SOHBETE DALDI.ONA YENİ İŞİNDEN BAHSETTİ.ASLINDA MERTİN AMACI İŞTE 2 YIL KADAR ÇALIŞIP BİR ARABA ALMAKTI.SONRASINDA İSE DÜNYAYI GEZECEKTİ.ANNESİ HER ZAMAN BUNU İMKANSIZ BULUP GÜLERDİ.ANNESİNİN GÜLMESİ MERTİN HOŞUNA GİDERDİ.BAZEN KENDİSİ DE ANNESİNE KATILIP KENDİYLE DALGA GEÇERDİ.AMA HER DALGA GEÇTİĞİNDE DAHA DA ÇOK HIRSLANIRDI.EVET.BİRGÜN O ARABAYI ALACAK O DÜNYAYI GÜZELCE Bİ TURLUYACAKTI.DİĞER MASRAFLARI NASIL HALLEDECEĞİNİ PEK DÜŞÜNMEZDİ.SONUÇTA ARABAYI ALAYIM DA GERİSİ GELİR DİYE DÜŞÜNÜRDÜ.MERT KAHVALTISINI BİTİRİP EVDEN ÇIKMAK İÇİN KAPIYA YÖNELDİ.O SIRADA ANNESİ ONA İLACINI İÇMESİ GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.MERT GÜLÜMSEYEREK BUGÜNLÜK İYİ HİSSETTİĞİNİ VE ARTIK YAVAŞ YAVAŞ İLAÇLARI BIRAKMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.ZATEN DOKTORU DA BİRKAÇ AY SONRA İLAÇLARINI ALMASINA GEREK KALMAYACAĞINI SÖYLEMİŞTİ.ŞİMDİ UFAKTAN BIRAKMAYA BAŞLAMALIYDI.EVDEN ÇIKARKEN KOMŞUSU CEMİ GÖRDÜ.CEMİ ÇOCUKLUĞUNDAN TANIRDI.AYNI BİNADA YAŞAMALARINA KARŞIN ONDAN HEP BİR ADIM ÖNDE OLURDU.YÜZÜYLE,OYUNCAKLARIYLA,1LİRA FAZLA PARASIYLA…MERT CEMİ KISKANDIĞINI DÜŞÜNÜRDÜ HEP.BU KONUDA HEP KENDİYLE KAVGA EDERDİ.KISKANMAK KÖTÜ BİR DAVRANIŞTI.PEKİ BUNU KİM BELİRLEMİŞTİ?MESELA BİR DEVLET BAŞKANININ HALKINDAN DAHA BÜYÜK BİR REFAH SEVİYESİNDE YAŞAMASI DAYANILIR GİBİ MİYDİ?KENDİSİNİ TEMSİL EDEN VEKİLLERİN PARA İÇİN OTURDUĞU KOLTUKLARINDA KEYİF SİGARASI İÇEREK DİĞER İNSANLARI DÜŞÜNÜP ONLARA ACIMASI NE KADAR DA KISKANILACAK BİR HAREKETTİ.AMA ÖYLEYDİ İŞTE.KISKANÇLIK HALK TARAFINDAN BELİRLENMİŞ KÖTÜ BİR DAVRANIŞTI.MERT BİNADAN ÇIKTI.DAR SOKAKLARDAN GEÇEREK ANA CADDEYE VARDI VE YÜRÜMEYE DEVAM ETTİ.DAHA İŞİ YENİ BULMUŞTU VE ÇOK FAZLA PARA HARCAMAMASI GEREKİYORDU HAYALİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN.BU YÜZDEN ÇOK UZAK OLMADIKÇA OTOBÜSÜ KULLANMAZDI.ZATEN İNSANLARIN BAĞIRARAK BİRBİRLERİYLE KONUŞMASINA PEK KATLANAMIYORDU.YOLDA BİR SOKAK MÜZİSYENİNİ GÖRDÜ VE KEYİFLE ONU DİNLEDİ.MÜZİK DİNLEMEK EN ÇOK YAPTIĞI HOBİLERİNDEN BİRİYDİ.
İKİ SOKAK SONRA İŞ YERİNE VARDI.İÇİNDEN SOKAK MÜZİSYENİN HEP ORDA ÇALDIĞINI UMDU.İŞ YERİNE ÇOK YAKINDI.BİRAZ ERKEN UYANIRDI DA GİDER O ŞÖLENİ DİNLERDİ.ÜSTELİK BEDAVAYDI.DAHA NE OLSUN!MERT İŞ YERİNE VARDI.İŞ YERİ BİR KATLI, KAHVERENGİ DUVARLI,9 ODALI BİR OFİSTİ.SAĞDA 3 SOLDA 4 ODA KARŞI KARŞIYA,DİĞER ODA İSE GİRİŞ KAPISININ HEMEN KARŞISINDA BULUNUYORDU.ZATEN BİR ODA TUVALET OLARAK KULLANILIYORDU.ACIKANLAR OFİSİN KARŞISINDAKİ EV YEMEKLERİ SATAN LOKANTADAN UCUZ FİYATLARA NORMAL TADDA YEMEK YİYORDU.TABİİ Kİ DE MERT BURADANYEMEK YEMEYECEKTİ.ACIKSA BİLE EVE KADAR DAYANIP AÇLIĞLIĞINI MALUP EDECEKTİ YA DA EVDEN NE BULDUYSA ONU GETİRİP ODASINDA YİYECEKTİ. MERT MÜDÜRÜN ODASINA UFAK Bİ KONUŞMA İÇİN ADIM ATTI.KAPIDAN İŞ GÖRÜŞMESİ İÇİN GELDİĞİ GÜNDE GÖRDÜĞÜ MUSTAFAYI GÖRDÜ VE SELAMLAŞTILAR.MUSTAFA MÜDÜRÜN BAŞI AĞRIDIĞINI VE KİMSENİN ODASINA GİRMEMESİNİ İSTEDİĞİNİ SÖYLEDİ.MERT DE DİREKT ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ 43 METREKARELİK ODASINA YÖNELDİ VE İÇERİ GİRDİ.MERTİN VE İŞ ARKADAŞLARININ İŞİ SATIŞ YAPMAKTI.OTEL REZERVASYONLARI UÇAK BİLETLERİ GİBİ ÇOĞU ZAMAN İŞ ADAMLARININ ALDIĞI ŞEYLERİ SATMAKTI.BU İŞ İÇİN ELBETTE KONUŞMA VE SATIŞ BECERİSİ GEREKİYORDU.MERT SESSİZ SAKİN HALİNE KARŞIN BİR KONUDA BİRİNİ İKNA ETMEKTE GAYET BAŞARILIYDI.EĞER GEÇMİŞTE YAŞADIĞI PSİKOLOJİK SORUNLAR OLMASAYDI AVUKAT BİLE OLABİLİRDİ.İLK SATIŞINI YAPMAK İÇİN DEFTERİNİ AÇTI İLK NUMARAYI ALDI.NURULLAH ŞAHİN ADINDA BİR İŞ ADAMINA OTEL PAKETİ SATACAKTI.NUMARAYI ARADI TELEFON 20 SANİYE ÇALDIKTAN SONRA BAĞLANDI.
-MERABA NURULLAH BEY.BEN FAYTON TURİZMDEN MERT.SİZE ÖZEL BÜYÜK BİR FIRSAT VAR.5 YILDIZLI SİZİN BİLE BUGÜNE KADAR GÖREMEDİĞİNİZ MUTFAĞIYLA BÜYÜK ÜN SALMIŞ MUHTEŞEM SURPA OTELE 1 AYLIK PAKET SATIN ALMAK İSTER MİSİNİZ?SİZE ÖZEL %25 İNDİRİMLİ FİYATLA SUNULUYOR EFENDİM.
MERT DİREK LAFA GİRMİŞTİ ÖN SOHBETLERDEN PEK HOŞLANMAZDI.ASLINDA SİZİN BİLE GÖREMEDİĞİNİZ DEMESEYDİ NURULLAH BEY PEK DİNLEMEDEN TELEFONU KAPATIRDI.NURULLAH BEY ÇABUK GAZA GELEBİLEN BİR İNSANDI.
+BENİM BİLE GÖREMEDİĞİM Mİ?HAYATINDA GÖREMEDİĞİN VE GÖREMEYECEĞİN KADAR PARA 50 KASAMDAN SADECE BİRİNDE.EVİMİN MUTFAĞINDAKİ AŞÇI DÜNYANIN EN ÜNLÜLERİNDEN.SEN NE ANLATIYORSUN BE?
EĞLENİYORMUŞÇASINA BİR KAHKAHA ATTI.
-EFENDİM BIRAKIN BU PALAVRALARI.BU OTEL TÜRKİYENİN 3. EN İYİ OTELİ.SİZİN BİLE BUGÜNE KADAR GÖRMEDİĞİNİZ ÇOK FAZLA ŞEY BU OTELDE MEVCUT.ASIL SİZ NE ANLATIYORSUNUZ.EĞER SİZ ALMAYACAKSANIZ DAHA ÇOK MÜŞTERİM VAR.ALMAZSANIZ SİZ KAYBEDERSİNİZ.
ASLINDA BUNLAR NURULLAH BEYİN UMRUNDA OLMAYAN BOŞ SÖZLERDİ.BİRAZ EĞLENMEK İÇİN Bİ ŞEYLER SÖYLEDİ.PAKETİ ZATEN ALACAKTI.BOLCA PARASI VARDI.ALSA NE OLURDU ALMASA NE OLURDU.OTELİN ÜCRETİ ONUN İÇİN ÇEREZ PARASIYDI.
+PEKİ MERTCİM ALIYORUM.
BÖYLECE MERT İLK SATIŞINI YAPMIŞTI.BÖYLE DEVAM ETTİ.BAZILARINI SATAMADI FAKAT GÜNÜN YARISINDA 6 KİŞİYE SATMIŞTI.BU GAYET BAŞARILI BİR SAYIYDI.BİRDEN ODASINA MÜDÜRÜ GİRDİ VE ONA NASIL BÖYLE BİR ŞEY YAPABİLİRSİN DİYE BAĞIRDI.MERT NE OLDUĞUNU ANLAYAMADI.MÜDÜRÜ,MÜŞTERİLER İLE NASIL ÖYLE KONUŞURSUN DİYE KÜKREDİ RESMEN.MERT ANLAYAMAMIŞTI.ÇOĞU MÜŞTERİYE PAKET SATMIŞTI.SÖYLEDİĞİ PEK KÖTÜ OLMAYAN SÖZLER DE ZATEN MÜŞTERİLER TARAFINDAN HOŞ KARŞILANMIŞTI.MÜDÜRÜ KOVULDUĞUNU SÖYLEDİĞİ ANDA MERTİN KALBİNE BİR SIKINTI ÇÖKTÜ.SANKİ İKİ TON KADAR ALEV ALMIŞ ODUN KALBİNE DOĞRU HIZLI HIZLI VURUYORDU.MERT’İN SIKINTISI SİNİRE DÖNÜŞTÜ VE KENDİNİ SAVUNMYA BAŞLADI.İLK ÖNCE SORU SORDU:
-MÜŞTERİLER Mİ BİR ŞEY DEDİ ASLI HANIM?
+HALA KONUŞUYORSUN SANA ÇIKMANI SÖYLEMİŞTİM ÇOK PARA İSTİYORSAN VERİRİZ TAZMİNATINI SENİ BURDA GÖRMEK İSTEMİYORUM.
MERT KONUŞMADAN KAPIYI VURUP ÇIKTI.BİR HIŞIMLA ÇIKTIĞINDAN ODASINDA CÜZDANINI UNUTTU.BİRAZ SAKİNLEDİ VE CÜZDANI İÇİN OFİSE DÖNDÜ.CÜZDANINI ALIP ÇIKACAKTI Kİ MÜDÜRÜN ODASINDAN GÜLÜŞMELER DUYDU.BİRAZ YAKLAŞTI.KAPIYA KULAĞINI DAYAMASINA GEREK YOKTU YAKLAŞMASI YETERDİ.
MÜDÜR:SEN BUNU TANIYODUN Dİ Mİ?BAĞIRIRKEN TİPİNİ GÖRMELİYDİN.SİNİRDEN KUDURDU.GÜZEL DE SATIŞ YAPIYORDU.BAK SANA GÜVENİYORUM TAZMİNATINI FALAN DA ÖDEYECEĞİZ İYİ ÇALIŞMAN LAZIM.TANIDIKSIN DİYE GÖTÜN KALKMASIN.
ADAM:TAMAM TAMAM.SEN BANA GÜVENMİYOR MUSUN YAHU?NE SATIŞLAR YAPARIM BEN.ZAMNINDA ANNEMİ MARKETE GÖTÜRÜP ÇİKOLATANIN BAŞ AĞRISINA İYİ GELDİĞİNİ İNANDIRMIŞ ADAMIM.O SALAK MI BENDEN DAHA İYİ OLACAK?
MERT DAHA FAZLA DİNLEYEMEDİ.ADAMI TANIYORDU.BU KOMŞUSU CEMDİ.ŞİMDİ KISKANÇLIĞI NEFRETE DÖNÜŞMÜŞTÜ İŞTE.ZAMANINDA DA HEP KIZARDI VE KAVGA EDERDİ ONUNLA.ÇOCUKKEN BABASININ SAKATLIĞIYLA DALGA GEÇTİĞİNDE SURATINA YUMRUĞU İNDİRMİŞTİ.CEME GÖRE PEK ÇELİMSİZ OLMASINA KARŞIN SİNİRLENİNCE DELİ GÜCÜ DENEN ŞEYDEN İNİYORDU KOLLARINA.ŞUANDA İÇERİ GİRSEYDİ MUHTEMELEN O GÜÇ TEKRAR İNECEKTİ KOLLARINA FAKAT BUNA DEĞMEYECEĞİNİ DÜŞÜNDÜ.YİNE DE SİNİRDEN ÇIKIŞTAKİ ÇÖP KUTUSUNA TEKMEYİ GEÇİRDİ.BU SİNİRLE EVE GİTMEK İSTEMEDİĞİNDEN YOLUNUN ÜSTÜNDEKİ MÜZİSYENİN YANINA GİTTİ.KARŞIDAN KARŞIYA GEÇECEKTİ Kİ ZABITALARIN SANATÇIYI GÖNDERMEYE ÇALIŞTIĞINI GÖRDÜ.
-YAV ABİCİM ELİNİ AYAĞINI ÖPEYİM KİMSEYE ZARARIM YOK NEDEN ATIYORSUNUZ BENİ BUGÜN BİRAZ DAHA ÇALAYIM YARIN GELMEM.
-KİMSEYE ZARARIN YOK MU?BİZ CANIMIZ İSTEDİĞİ İÇİN Mİ GELDİK KARDEŞİM?İNSANLAR ŞİKAYET ETTİ DE GELDİK.RAHATSIZ OLANLAR VAR SENDEN KALK BURDAN YOKSA KIRARIZ ALETİNİ.
ADAM YÜZÜNÜ ASTI.ÇARESİZ SAKSAFONUNU ALIP DİĞER İNSANLARIN ARASINA KARIŞTI.İNSANLAR NEDEN BÖYLE BİRİNDEN RAHATSIZ OLMUŞTU?GAYET GÜZEL ÇALIYORDU HATTA PROFESYONEL DERECEDE.DAHA BÜYÜK YERLERDE ÇALABİLİRDİ AMA O BURADA ÇALIYORDU VE BUNDAN RAHATSIZ OLUNUYORDU.ACABA KISKANÇLIKTAN MIYDI?MERT İÇİNDEN HER KISKANÇLIĞIN AYNI OLMADIĞINI DÜŞÜNDÜ.BAZI KISKANÇLIK OLAYLARI GERÇEKTEN DE BERBAT OLABİLİYORDU.BELKİ DE İNSANLAR KENDİ APTAL SOHBETLERİ DIŞINDA BAŞKA SESLERE DAYANAMIYORDU.ADAM 50 LİRAYA YAKIN PARA KAZANMIŞTI YANİ ONU İSTEYEN İNSANLAR DA VARDI.BELKİ DE ZABITANIN KEYFİ YÜZÜNDEN KALKMIŞTI O SANATÇI.BUGÜNLERDE BİRİLERİNİN KEYFİ YÜZÜNDEN ÇOK CAN YANIYORDU.ASKERLER ÜLKEYİ KORUMAK İÇİN ÖLÜYORDU.NE İÇİNDİ?DAHA ZENGİNLERİN KEYFİ İÇİN OLABİLİR.ZATEN ÇOĞU ASKER FAKİRLERDEN OLUŞUYORDU MERTİN YAŞADIĞI ÜLKEDE.BAZI İNSANLAR KENDİ KEYFİ İÇİN BAŞKALARIYLA DALGA GEÇEBİLİYORDU.PEKİ NEDEN?2 SANİYELİK KAHKAHA PATLAMASI İÇİN DEĞER MİYDİ BUNA?BAZILARI KEYİF İÇİN AVLANIYORDU.TAMAM AVLANMAYA BİR KULP BULUNABİLİR FAKAT KEYİF İÇİN BİR KEDİYE TEKME ATMAK NEDİR?MERT CEMİ BİR KEDİYİ TEKMELERKEN GÖRMÜŞTÜ.ÜSTELİK CEM O SIRADA KAHKAHALAR ATIYORDU.İÇİNDEN CEMİ ÖLDÜRMEK GELDİ.İLK DEFA BÖYLE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜŞTÜ.BU DÜŞÜNCE ÇABUCAK AKLINDAN UÇTU GİTTİ ÇÜNKÜ ÖLDÜRMEK DE TOPLUM ARASINDA KÖTÜ BİR ŞEYDİ.AYRICA KANUNSUZLUKTU.BİR SUÇ İŞLEMEK YANİ KANUNSUZLUK TOPLUMUN YAPISINI BOZABİLİRDİ.BU YÜZDEN DEVLET TARAFINDAN OLUŞTURULMUŞ BİR HÜCREDE YİNE KENDİN PARA ÖDEYEREK KALABİLİRDİN.AKLINA İNSANLARIN BİRBİRİNİ NAMUS İÇİN ÖLDÜRDÜĞÜ GELİNCE ÖLDÜRMENİN DE KÖTÜ OLDUĞU ZAMANLAR OLDUĞUNU AKLINA GETİRDİ.ADALET BUNU AYIRT EDEBİLİYORDU ÇOĞU ZAMAN.FAKAT MERT BAZEN HUKUKLA TERS DÜŞÜNEBİLİYORDU.BUNLAR ÖYLESİNE DÜŞÜNCELERDİ TABİİ Kİ DE ASLA KANUNA KARŞI GELMEYE CESARET ETMEZDİ.KANUNA UYMAKTAN ZARAR GELMEZDİ SONUÇTA.ZENGİNLERE,KOLTUK SAHİPLERİNE KARIŞMADIĞIN SÜRECE KANUN SENİ DE KORUYORDU.KANUN GÜZEL ŞEYDİ BE!MERT SANATÇIYA UĞRAMADAN RUHUNU TEMİZLEDİĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜ PARKA GİTTİ.ÇOCUK BAĞIRIŞLARINI,KEDİLERİN ZIPLAYIŞLARINI,KUŞLARIN CIVILDAMALARINI SEVİYORDU MERT.İNSANLARIN GEREKSİZ YERE BAĞIRMASINDAN ÇOK DAHA İYİYDİ BU.İNSANLAR BAZEN NORMAL KONUŞURKEN,UFAK ŞEYLERE TEPKİ VERİRKEN BİLE BAĞIRARAK KONUŞURDU.MERT BUNLARIN PEK TARAFTARI DEĞİLDİ FAKAT KARIŞMAZDI KİMSEYE.SONUÇTA ONLARIN DA BİR İÇ DÜNYASI VARDI.MERT HERKESİN İÇ DÜNYASININ ÇOK FARKLI OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜRDÜ.EN AZINDAN HEP BUNU UMARDI.SİNİRLİ İNSANLARIN İÇİNDE ÇOK SAKİN OLABİLECEĞİ GİBİ DIŞI SAKİN BİRİ GAYET TABİİ PSİKOPAT BİRİ OLABİLİRDİ.ZEVK İÇİN BİRİLERİNİ ÖLDÜREBİLEN İNSANLAR…MERT KEDİ KATİLLERİNDEN NEFRET EDERDİ.KEDİLERE NANKÖR DİYENLERE SİNİR OLUR FAKAT TEPKİSİNİ VEREMEZDİ SONUÇTA YILLARDIR DİLE GELEN BİR SÖZDÜ BU.NEDNE KARŞI ÇIKSIN Kİ?KEDİLERLE BİR BAĞI VARDI MERTİN.BİR KEDİ GÖRÜNCE GÜLÜMSERDİ.YİNE PARKTA OTURURKEN YANINA RASKOLN ADINI KOYDUĞU KEDİSİ GELDİ.ONU BİRAZ OKŞADIKTAN SONRA HAVAYA BAKTI.HAVA KARARMAYA BAŞLAMIŞTI.BİRAZ DİNLENDİKTEN SONRA EVE DOĞRU GİTMEK İÇİN ÇÖZÜLMÜŞ BAĞCIĞINI BAĞLADI.
2.BÖLÜM
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.08.30 16:43 _hinata- Sevgilerle ben...

Selam. Ben Irmak. Buralarda çok aktif değilim ama bunu okuyorsanız bir bildiğiniz vardır.
Bütün insanları seviyorum- katillerin amaçlarını sevmiyorum ama - herkesin çok değerli olduğuna inanıyorum.
Zevklerim arasında insanlar da var. Onbinlerce kişi tanıdım ve kanıtlara dayanarak söyleyebilirim ki insanlar harikalar
Kimsenin üzülmesini istemiyorum.
Hayat bunun için uzun zamandır yeteri kadar uzun değil.
İzmirliyim ve annesi öğretmen babası müdür olan bir kız şeklinde dünyaya geldim. Tayin işlerinden dolayı ankarada yaşıyorum ve bu şehri seviyorum. Fevkalade insanlarla tanıştım bu türkiyenin küçük ülkesinde
Arkadaşlarım çok pozitif olduğumu söylüyor ama bence oğlak burcu olan bir normalim.
Bâtıl inançlarım var ne zaman kahve içsem istemeden fâlıma baktırıyorum
Ölümden korkuyorum. Hayır ölümden çok fazla korkuyorum. Yaşamak çok güzel çünkü. Hatta bu yüzden az uyumaya çalışıyorum uyurken bir şeyler kaçırabiliriz.
Hayatı eğlence için yaşayan biriyim. Neredeyse her şeyden eğleniyorum ancak arkadaşlar~ aile ~ kitaplar~ filmler ~ müzikler ~ deniz ~ evcil hayvanlar ve hepsini sayabilseydim birkaç saate daha ihtiyacım olacak şeyler daha ayrı bir eğlenceli geliyor
Çok fazla yemek ayırt ediyorum. Etmeden de edemiyorum
Küfürü hiç sevmem ve kullanmam. Duygularımızı belirtmek için daha yaratıcı şeylere ihtiyacımız var. Umarım buluruz. Bulan kişiye bağırarak içimden bol şanslar diliyorum
Bazen çok fazla dolaylı yoldan ve devrik konuşurum. Buna alıştım değişmekde artık benim için pek olasıymış gibi durmuyor. Eğer beni bir yorumda gördüyseniz bilinki onu o anlamda yazmamışımdır
Ayrıca sizi üzdüysem de bunu istemeden yaptığım şeyler listesine ekliyelim lütfen. Ve özürlerimi kabul edin
Onun dışında burada tanıştığım hoş insanlar var ancak yazma gereği hissetmiyorum. Tanımadıklarımı da seviyorum çünkü. İnsanlar güzel şey sevilirler.
Kısaca sizi seviyorum
Mutlu ve çok eğlenceli günlerr
submitted by _hinata- to u/_hinata- [link] [comments]


2020.08.28 23:33 karanotlar Musa Orhan başka suçlar da işledi

Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
İnci Hekimoğlu
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var.
İpek’e tecavüz edip ölümüne yol açan Uzman Çavuş Musa Orhan bir hafta geçmeden tahliye edildi. “Kaçma şüphesi olmaması” ve “rızaya dayalı ilişki” gerekçesiyle. Oysa Adli Tıp raporu ilişkinin zorla olduğuna ilişkin bulguları sıralamıştı, raporunda. Mahkeme belli ki Adli Tıp raporuna göre değil, yasalara göre değil, “vicdani kanaatine” göre karar vermiş.
İpek’in intihar etmeden önceki mektubunda yazdıkları da mahkemenin “vicdan” sınırlarından içeri sızamamış.
İpek sadece cinsel saldırıya uğramıyor, o mektupta çok önemli suçlar ve suç ortakları da anlatılıyor.
1 – Ölümle tehdit
“ … nasıl valizlerini aldım. Kimse fark etmedi. Aklını başına al dedi. ‘Ecelin benim elimden olmasın kalk giyin’ dedi.”
2 – Fiziksel şiddet
“Ben ağladım, bana kendini diktirirsin dedi. Saçımı çekip yerden sürükledi, ‘kimse sana inanmaz’ dedi. ‘Sahipsizsin’ dedi.”
3 – Tecavüz ve zorla alıkoyma suçuna yardım ve yataklık eden 2. şahıs
“Şimdi onun ev arkadaşı Ali onu Allah’a havale ediyorum bana bir şey demedi ve benle hiç konuşmadı.”
4 – Kadın satışı yapmak
“Siirt Petrol otobüsündeki çalışan Mehmet, hatırladığıma göre ona Musa ortak ilişkiye girdiğimi kuzen dedim adama. Adamın telefonunda onunla iletişime geçtim ve Mehmet’e vardığımda kuzeni falan yoktu.”
İpek’in annesi: “Otogarda birileri ona uzman çavuş M.’nin kendisini başka erkeklere sattığını ve buradan hemen gitmesi gerektiğini söylüyor. O da bunun üzerine kaçmaya başlıyor.”
5 – Zorla ilaç içirmek
“Bana gebelik hapını suya koyup içirdi.”
6 – Seri tecavüz
Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var. İpek mektubunda yazdıklarını ailesine de anlatıyor. İzmir’e vardığında ne Musa Orhan’ın karşılayacağını söylediği kuzene ulaşabiliyor ne de Musa Orhan’a. Belli ki bu olaylara tanık olmuş, bilgisi olan Mehmet adlı Siirt Petrol adlı otobüs firması çalışanı İpek’e acıyıp üç kişiye satıldığını ve kaçmasını söylüyor.
Adli Tıp raporu tecavüzü ve verilen ilacı doğruluyor ama başka da bir soruşturma yapılmıyor.
Ne otobüs firması çalışanı Mehmet’in ifadesi alınıyor ne de Musa Orhan’ın İpek’i götürdüğü ev sahibinin.
Musa Orhan ise önce reddettiği alıkoyma ve tecavüz suçlarını, Adli Tıp raporundan sonra kabul ediyor ve “alkollüydüm” savunması yapıyor. Ama buna rağmen tahliye ediliyor.
Musa Orhan’ın “bana bir şey olmaz” sözleri doğrulanırken, başka şiddet olayları yağmaya devam ediyordu.
Bir tek günde, hatta birkaç saatte gündeme düşen kadına yönelik şiddet haberlerine bakın.
– Van’da cinsel istismara uğrayan 16 yaşındaki çocuğun ‘rızası var’ denilerek astsubay hakkında soruşturma başlatılmadı.
– Çorum’da dini nikahlı eşi R.A. (51) tarafından vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanan 3 çocuk annesi Gülten K., (37), ağır yaralandı. Annesinin bıçaklandığını duyan 9 yaşındaki D.A., polislere “Siz siz olun kadınları koruyun” dedi.
– Barış Yarkadaş’ın paylaşımı: Antep’te 15 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 36 yaşında evli ve 3 çocuk babası X, sadece 12 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.
– Batman’da yolda yürüyen 2 çocuk annesi 21 yaşındaki E.T., eski eşi tarafından sokak ortasında silahla vurularak öldürüldü.
– Antalya’da Sennur N, fiziksel şiddetine maruz kaldığı Süleyman Tümbek’ten, tehditleri nedeniyle defalarca şikayetçi oldu. Adam dün kadının kız kardeşi Şenay N.’yi boynundan ve karnından bıçaklayıp kaçtı.
Bu tabloyu görmezden gelerek İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak yerine kadük bırakmayı, asılsız iddialarla Sözleşme’nin iptal edilmesini isteyenler kadına karşı süren kıyımın baş sorumluları.
Çünkü kıyım öyle iddia edildiği gibi bir sapığın, bir sarhoşun, bir psikopatın elinden çıkmıyor.
Eril sistemin yargısından medyasına, güvenlik güçlerinden karar vericilerine kadar, şiddete karşı aldıkları tutum ve izledikleri siyasetin yukarıdan aşağıya tüm kurumlara, toplumun tüm katmanlarına yayılması, ana okulundan başlayarak ince ince işlenmesi ile oluyor.
Bu politikanın günlük yaşama yansımasını Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği rakamlarla ortaya koydu. Dernek’in İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması üzerine hazırladığı videoda kadına yönelik şiddet olaylarında resmi tablonun vahameti teşhir edilmiş.
Türkiye’de her bin şiddet olayında faillerinin 992’sinin cezasız kalıyor. 10 kadından 4’nün en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete uğruyor ama şiddete uğrayanların yalnız yüzde 7’si polise bildiriyor. Polise akseden olayların ise yüzde 42’sinde ya işlem yapılmıyor ya da mağdur ve fail barıştırılıyor.
Faillerin hepsi de ya ‘aile babası’ ya da ‘aile babası’ adayı. Mesela Musa Orhan evlenirse kadının ve çocuklarının şiddete uğrayacağını tahmin etmek falcılık olmaz herhalde. İşte korumaya çalıştıkları aile yapısı da bu. Kadın ve çocuklara şiddetle tahakküm eden, itaat ettiren aile düzeni. En küçük ferdine kadar otorite karşısında boyun eğmeyi öğrenmiş bir toplum.
Belki hep aynı şeyleri yazdığımız için sıkılanlar vardır ama iktidarlar savaş politikalarını, egemenlik konforunu ve toplumsal mühendisliklerini kadın üzerinden sürdürmeye devam ettikçe bize kalan da hiç bıkmadan tekrarlamak oluyor. Yazmak, anlatmak, protesto etmek, birlikte mücadele etmek gibi…
https://www.artigercek.com/yazarlaincihekimoglu/musa-orhan-baska-suclar-da-isledi
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.25 10:11 Hassc_tr Kredi kartı işinden anlayan biri bakabilir mi?

Edit:Yardımcı olan herkese teşekkür ederim. İhtiyacı olan faydalansın diye silmiyorum. Papara en uygunu oldu benim için. Henüz kartım gelecek.
Edit 2: Kartım 7 gün içinde geldi hatta çok komik bir dayı getirdi baya muhabbet ettik. Karttan memnunum. Geçen burgerda ödeme yaparken kart reddetti onun dışında herhangi bir problem yaşamadım.
Beyler şimdi bende banka kartı var ama sürekli ödemede sorun çıkarıyor. Babamın kredi kartından hallediyordum ama o da istemedi artık.
Belli bir gelirim de yok ama zaten bana 500 lira limit bile yeter. Youtube üyeliği ve İnternetten alışveriş için lazım sadece.
Bunlar için kredi kartı almak da gereksiz yüke girmek gibi geliyor ki vermezler herhalde gelirim olmadığı için. Yaşım da henüz 19 olacak.
İninal tarzı bir şey var mı böyle işlerde kullanabileceğim? Masrafı olmayan veya en az olan ama kredi kartı gibi heryerde geçen. İninalle sorun yaşadım daha önce yeni hali nasıl bilmiyorum..
submitted by Hassc_tr to KGBTR [link] [comments]


2020.08.24 23:51 karanotlar Kürtler Neden Millet Olamıyor!

Firat Aras
Konuyu teorik kavramlara boğmadan, bir örnek üzerinden giderek izah etmeye çalışacam.
Vereceğim örneğin merkezinde yer alan kişi son dönemlerde çoğu Kürtlerin tanıdığı bir isim.
Ahmet Kardam.
Cizre-Botan Botan Beyi Mir Bedirxan’ın beşinci kuşaktan torunu.
68 Kuşağından gelen bir Türk devrimcisi…
Türkiye’de sosyalist bir rejimin kurulması için yıllarca mücadele eden bir sosyalist…
Emperyalizme karşı mücadele eden, dolayısıyla kurulu dünya düzenini de değiştirip dönüştürmeyi hedefleyen bir enternasyonalist…
12 Eylül 1980 Darbesi ile Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan bir siyasi göçmen.
Tüm bu özelliklerine rağmen, ancak 50’li yaşlarından sonra Bedirxan Bey gibi tarihe geçmiş birinin beşinci dereceden torunu olduğunun farkına varabiliyor.
Ne kadar ilginç değil mi?
Ancak ilginç olan sadece beşinci dereceden dedesi olan Bedirxan Bey’den bihaber olmuş olması değil.
Farkına varışının hikayesi de bir o kadar ilginç…
Bedirxan Bey’in torunu ya da kendisiyle bir bağının olabileceği konusunda herhangi kuşkusu ve arayışı olmamış.
Malmisanij’ın “Cızira Botanlı Bedirhaniler ve Bedirhani Ailesi Derneğinin Tutanakları (1994)” adlı kitabının yayınlanmasıyla, tesadüf sonucu Kürt ve de Bedirxan Bey’in torunu olduğunun farkına varıyor.
Kitap’ta yayınlanan şecereden kendi ismini gördükten sonra araştırmaya başlıyor.
Yıllarca süren araştırma sonucu iki ciltten oluşan bir tarihi esere imza atıyor.
Cizre-Botan Beyi Bedirhan-Direniş ve İsyan Yılları
Cizre-Botan Beyi Bedirhan-Sürgün Yılları
Her iki cildi de okudum.
Mir Bedixan ile ilgili en kapsamlı ve yaşanan döneme dair bilgi ve belgeleri içeren tarihi bir çalışma.
Ayrıca bir hafta önce artı-tv’de katılmış olduğu bir programda kendisini dinledim.
Programda da kendisi ve dedesi olan Bedirxan Bey ile ilgili çalışması hakkında kendisine sorulan sorulara mütevazi bir şekilde cevaplar verdi.
Konuşmasında, küçük bir ayrıntı da olsa, kitaplarında yer almayan çok önemli bir anekdotu anlattı.
Dedi ki; “Böyle bir ailenin mensubu olmaktan gurur duyuyorum. İliklerine kadar asimile edilmiş bir kurdum. Ancak Kürtlükle en ufak bir alakam yok, Kürtçe bilmem. Hiçbir Kürt de bana Kürt demez. Bu iki ciltlik kitap, böylesine bir asimilasyona uğramış olmanın öfkesiyle yazılmıştır” dedi.
Ardından da Bedirxan Bey’in şu an Türkiye’de yaşayan aile mensupları konusunda da şu bilgiyi aktardı; “Türkiye’de yaşayan benim gibi çok sayıda torunları var. Ben tek değilim, ama yine ben tek başımayım. Bunların bazılarıyla daha bu çalışmaya başlarken buluştum. ‘Yahu ne karıştırıyorsun bu işleri’ diye bana tepki gösterdiler.”
Bu konuyu Ahmet Kardam üzerinden ele alırken amacım, kesinlikle onu eleştirmek değil.
Gerek iki ciltlik kitabını yazarken ve de televizyondaki konuşmasında değindiği o ince ayrıntılarla zaten kendisiyle ilgili bir özeleştiri de yapmış oluyor.
Bu da onun ne kadar erdemli bir olduğunu, geç de olsa yıllarını verdiği eseriyle borcunu ödüyor.
Peki bu durumda olan sadece Bedirxan Bey’in torunları mı?
Kuşkusuz hayır.
Tarihe geçmiş onlarca hatta yüzlerce ailelerin mensupları olan milyonlarca Kürt, bugün kendilerini Türk görüyor ve Türk devletine hizmet ediyorlar.
Milet olamamanın nedeni sadece devletin asimilasyon çarkına maruz kalan bu Kürtler mi?
Elbette ki hayır.
Bunun bir nedeni de son 50 yılda Kürtler adına ortaya çıkmakla birlikte, Kürt parti ve örgütlerinin milli bir duruştan uzak tutum ve duruşlarıdır.
1970’li yıllarda kurulan, isimlerinde Kürt ve Kürdistan kelimeleri yer alan tüm partilerin lider, yönetici ve taraftarları Sovyetlerin yıkılışına kadar bir bütün olarak, “sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” şiarıyla, tüm güçlerini Türkiye’de yapacakları sosyalist bir devrime adamışlardı. Bugün de tüm enerjilerini halkların kardeşliği ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesine harcıyorlar.
Asimilasyon çarkına uğrayan Kürtlerden tek farkları, aynı işi Kürt ve Kürtler adına adıyla yapıyor olmalarıdır.
“Sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” şiarıyla hareket eden partilerin çoğu, Sovyetler Birliği gibi tarihe karıştılar. Bugün hala varlıklarını sürdürenler ile tarihe karışan partilerden geriye kalan lider ve yöneticiler ise, Ahmet Kardam gibi bir özeleştiri yapma dürüstlüğünü bile gösteremiyorlar.
Kuruldukları o şatafatlı yıllarda, milliyetçi olmadıklarına dair anti-feodal ilkeleri üzerinde yemin ediyor…
Ne kadar enternasyonalist olduklarının göstergesi olarak da “sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” söylemiyle adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
Kürtler adına parti kurmakla birlikte, Türk solcularına şirin gözükmek için milli bir duruştan, ana dilleri olan Kürtçeden uzak durarak, devletin uyguladığı asimilasyon çarkının adeta birer dişlileri olma işlevini yerine getirdilegetiriyorlar.
Türk devletinin baskı ve zulmünün yanı sıra biraz da bu Kürt örgütlerinin millilikten uzak tutumlarının sayesinde Kürt halkı dilinden, toprağından, tarihi geçmişinden uzaklaştı.
Bir özeleştiri yapmadıkları gibi, bugün hala olaylara ideolojik yaklaşıp, kendilerine bile hayrı olmayan o ideolojilerini yeni ambalajlarla milli ve yeni bir reçeteymiş gibi Kürtlere yutturmaya çalışıyorlar.
Onların peşine takılan Kürtler de, „neden bir Kürt devletine sahip olmadık/olamıyoruz“ diye ağıt yakıyorlar.
Oyasa neden belli.
Biri devletin baskı ve zulmü ise, diğeri de Kürtler adına ortaya çıkan parti ve örgütlerin milli bir duruştan uzak olmaları sonucu, sömürgecilerin işini kolaylaştırmış olmalarıdır.
Bu iki temel nedenden dolayı Kürt halkı millet olma refleksinden uzaklaştı.
Bunun doğal sonucu olarak da;
Milet olamayınca milliyetçi olamıyor…
Milliyetçi olamayınca da milli bir duruş sergileyemiyor.
Milli bir duruşa sahip olamayan bir halk da, milli ya da moda deyimle bir ulus devlet kuramıyor.
http://navkurd.net/2020/08/kuertler-neden-millet-olamiyo
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.23 20:02 haSiQtirboQ Geleceğini kurtarmak isteyen okusun...

Böyle bir post atıyorum çünkü bir kişi olsa dahi birilerine yardım etmek istiyorum.
Şimdi hepinizin de bildiği gibi türkiyede çalışıp da rahat geçinen çok az insan var. Asgari maaş belli, tek başına yaşasan bile yine de zor geçindiriyor insanı.
Direkt konuya geçmek istiyorum. Benim babam 21 yıl boyunca yurt dışında çalıştı, yurt dışı dediğime bakmayın avrupada ve ya amerikada çalışmadı. bir asya ülkesi olan türkmenistanda çalıştı ve şu anda durumumuz türkiyeye göre baya iyi. Hangi türk, türkiyede 21 yıl boyunca çalışıp da her istediğini yapabilir ki? (asgari maaş için konuşuyorum çünkü meslekten mesleğe göre maaşlar da değişiyor.) Şu anda bir anaokulu ve etüt merkezimiz var bir de baklavacı dükkanımız. İkisi de kirada zaten.
Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi ülkelerde türklere dolarla maaş veriyorlar. Hatta bazı firmalar kirayı bile ödüyor. Benim babam türkmenistanda 2000 dolar gibi bir maaş alıyordu, normalde bir dolar 3 manat yapıyor fakat kara borsada 23 manata kadar çıkmışlığı var. Biz de tabi ki kara borsadan çeviriyorduk paramızı. 100 dolarla bile bir ay geçinilebilir eğer tekseniz. Biz dört kişiydik.
Eğer saydığım ülkelerden herhangi birinde iş bulursanız düşünmeden gidin, türkiyedekinden çok daha rahat yaşayacaksınız fakat ilk bir ya da iki yıl türkiyeye hiç gelmeyin derim ben kış tatilleri dışında. Yazın tatil olursa gelin fakat çok para harcamayın. İşinize her gün gitmeye çalışın hiç aksatmamanızı öneririm. Ev kiraları bölgeden bölgeye değişiyor ama bazı firmalarda kamp oluyor eğer kamp varsa orda konaklamanızı öneririm ben. Hemen karı kız düşünmeyin ilk önce çalışın sonra zaten bulursunuz. Ordaki kızlar pek türk kızları gibi değil zaten. Paranızı çarçur etmeyin ve gerekmedikçe ihtiyacınız olmayan şeyleri almayın fakat kendinizi de aç bırakmayın. Emeğinizle çalışın karşılığını alırsınız zaten. En önemlisi asla ama asla umudunuzu kaybetmeyin.
Nasıl iş bulacağım diye sorarsanız, saydığım ülkelerdeki firmalara bakın Türkmenistan dışında. Kendisi artık Türk işçi kabul etmiyor diye biliyorum fakat Özbekistan ve Kırgızistan'da çalışan akrabalarım var. Kendileri ile de konuşacağım nasıl iş buldukları konusunda. Belki onun hakkında da post yaparım isterseniz.
Çok fazla uzatmak istemiyorum, umarım bir kişi bile olsa birilerine yardımım dokunmuş olur. İyi günler.
submitted by haSiQtirboQ to KGBTR [link] [comments]


2020.08.22 23:31 samwellforthus Atatürk

20-30 Senedir resmen Atatürk'e karşı nefret ve karalama propagandası var. Ve daha da kötüsü artık onu tarih kitaplarından siliyorlar. Çünkü milletin ve gençliğin anca öyle daha da az liderimizi tanınmamasını istiyorlar ki bir sonraki kuşakta tamamen unuttursunlar... Aslında onu sevenler bile unutuyor farkında olmadan... Genç Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu ve nasıl geliştiğini ve nasıl hangi ortamlarda devrimler yaptığını biraz saygıdan ve birazda merak ediyorsan sana birkaç seri önermek istiyorum... Kurtuluş ve Cumhuriyet serilerini izlemeni öneririm. Özellikle benim gibi z kuşağının çok gelişmiş okuma alışkanlığı yok.O yüzden geçmişi bu kuşak en iyi becerdiği şekilde öğrenmeli yani "izleyerek" işte en iyi anlatan iki seriden birisi... Birisi kurtuluş serisi https://www.youtube.com/playlist?list=PLP0VIDX0dNu4Bz1TNY-j5xMSG31NWbEXc diğeri ise onun devamı olan Cumhuriyeti serisi ise burada kurtuluşun devamı olarak geçiyor... https://www.youtube.com/playlist?list=PLP0VIDX0dNu7dLJfDYLYVINunx5tbTLhw Yani öyleki şunları izlediğin vakit, 12 senede toplam bütün tarih derslerini topla bu kadar faydalı olmuyor çünkü art niyetli bir şekilde hiçbir şey anlatılmıyor. Ben sadece araştırmayı sevdiğim için bunları keşfedebildim ve bana ayrıca öneren insanlar oldu. :d Ve benim için genç yaşımda Atatürk'ü anlamakta en büyük faydası olan 3. şey ise görsel olarak onun not defterlerinden alınan alıntılarla yazılmış ve müziği yapılmış kısa müzikal kitaplık dinlemeni tavsiye ediyorum. Artık onun hemen hemen her şeyini aslında her normal vatandaşın bilmesi gereken noktaya kadar geliyoruz. Fikret Kızılok - Bir Devrimcinin Güncesi (anılar defteri) https://www.youtube.com/playlist?list=PLOP8MwvFE7nO_-Miri-xBGbCJn8IcbFSO Bence hatta kesinlikle 50-60 senedir sol ve sağ hükümetler eğitim müfredatlarını içine ederken en çokta tarihe el attılar iyiki hala bu eserler sayesinde geçmişi daha iyi öğrenebilme şansımız var. Arasında Atatürkün ve Cumhuriyetin ne kadar silindiğini ve unutturulmaya çalışıldığını öğrendim vakit çok kahrolmuştum ama en azından Atatürk'e karşı biraz sevgisi olan insana bile izlettirmen ve dinlettirmem lazım özellikle benim gibi z kuşağı olanlar çünkü gelecek biziz ve yaşamımız geçmişin temeli altında yaşamaya devam etmeli. Bu yüzden insanlara tavsiye ediyorum çünkü hepimiz bir bakıma mağduruz.(Ve bu yüzden nefret edenler çok olduğu için onlardan umudu kestim ayrıca) Atatürk vasiyeti olarak gençlere bilim ve akıl bıraktı. Hep çalışın dedi onun vasiyetine belki de hiç yardımcı olamıyorum ama deniyorum umarım sana yardımcı olursan bir nebze olsun içim diğerlerine yardımcı olduğum gibi ferahlayacak. Ayrıca https://b-ok.asia/book/1306198/221959bu 80-90 sayfalık kısa el kitabını okumanı da tavsiye ederim gençlerde çok temel bir her konu başlığında çok iyi birikim sağlıyor..Bu siteye VPN ile artık giriliiyor eğer VPN'in yoksa diğer linkten ulaşabilirsin ...http://gen.lib.rus.ec/search.php?req=T%C3%BCrk+Genci%27nin+El+Kitab%C4%B1+-+Atat%C3%BCrk%27%C3%BCn+%C3%96%C4%9F%C3%BCtleri&lg_topic=libgen&open=0&view=simple&res=25&phrase=1&column=def Buradan kitaba ulaşmak istiyorsan sağ taratta "mirror 1" e basıp oradan get tuşuna bastığın vakit pdf halini indirirsin. Eksiklikleri elbette var ama bunu her çeşit insan okumalı. Zaten benim gözümde ne kadar insanın okumasında fayda vardır Kendimizi yabancı dil öğrenmeden yada en iyi okullarda okumadan önce yada yurt dışına gitmeden önce sağlam bir irade, akıl ve tarih donanımı içerisinde barındıran bireyler olmalıyız. Çünkü Atam'ın dediği gibi: Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez...
submitted by samwellforthus to u/samwellforthus [link] [comments]


2020.08.21 14:08 Zoroastrienne Devletlerin Gazları.


Hepimizin bildiği gibi, gaz çıkarmanın değişik yolları ve yöntemleri vardır. Bu yöntemler ikiye ayrılır.
Genellikle gaz çıkarma ya sesli şekilde olur yada sessize ve kimsenin duyamadığı biçimde. Konuyu açıklamadan önce Azerbaycan Türkçesi’nden, biz Azerbaycan Türk’leri için eski ama sizlere göre yeni bir sözcükten bahsetmeliyim. İşte kardeş savaşları nedeniyle devirler boyunca sizlerden kayıp olan kelime ‘PISITMAk’tır.
Saygı değer okuyucularım bu yeni ama kötü anlamlı sözcüğü kullanışımı edebiyatımızın zenginleşmesi için katkıda bulunduğumu kabul etmeseler de, umarım en azından tıp dünyasına ortak Türkçe’mizden yeni bir sözü aşılamamı kabul ederek yaşadığım mutluluk ve heyecanı benden esirgemesinler.
Bizler çocukluğumuzdan beri sesli çıkan gazlara, osuruk, sessiz çıkanlara ise pısıtık deriz. Gerçi söz konusu olan bu gaz çıkarma olayı, vücudumuzun biyolojisine bağlı bir şeydir ve utanmamıza hiç gerek yoktur. Yine de terbiyesizlik olmasın diye elimden geldiği kadar osuruk ve pısıtık gibi sözleri kullanmaktan uzak durmaya çalışacağım.
Uzun lafın kısası, bir insan veya hayvan, ister istemez vücudundaki metabolizmlalardan dolayı gaz üretir ve bu metabolizmalardan oluşan gazı bağırsaklarından dışarı çıkarmak zorundadır.
Gaz, dışarı çıktıktan sonra, gazı çıkaran kimse rahatlar, ama bunun tersine gazın yayılan kokusu çevredeki bütün canlıları kötü şekilde etkiler ve hatta bazen onları bayıltabilir. Özellikle bu olaya kapalı bir ortamda rastlamak daha da kötü sonuçların ortaya çıkmasına neden olur.
Vücuttaki gazın oluşumu ve dışarı çıkışının, biyolojik ve tıbbi boyutu dışında, çoğumuzun bildiği ama bazılarımızın unuttuğu başka bir nedeni de var. O da birilerinin bilerek ve kafasındaki bir düşünceye bağlı olarak osurması veya pısıtmasıdır. Eyvah affedersiniz, yine bu terbiyesiz sözler kullandım. Bilemiyorum, sanki bunları kullanmak kendi elimde değil.
Neyse konuyu dağıtmayalım, diğer osurma/pısıtma nedenlerinden bahsediyorduk. Örneğin bir kokarca düşünün. Bu hayvan düşmanlarını korkutup uzaklaştırmak için, ona yaklaşan tehlikeli hayvanların üzerine gaz salar.
Ama bu gün bizim konumuz, ne vücuttaki metabolizmalardan ortaya çıkan gazların üzerinde bahsetmektir, ne de kokarca gibi zayıf hayvanın davrnışlarını araştırmak. Üzerinde konuşmamız gereken yaratık ve ondan etrafa yayılan gaz bir hayvan değil, belki iki çeşit insandır. Bu İki tür insan, gazlarını ne metabolizmadan dolayı öbürü insanların üzerine salarlar, ne de düşmanların hamlelerinden kendilerini korumak için gaz çıkarırlar.
Bu insanları, insan görünümünde olan hayvanlar olarak da düşünebiliriz. İkisinin gaz çıkarma yöntemleri ne kadar farklı olursa olsun, amaçları diğerlerini bayıltamktır. Birisinin pısıtma veya diğerinin osurma nedeni sadece çevreyi zehirlemek ve yaşamakta olan herkesi bayıltıp köleleştirmektir. Bahsettiğimiz bu iki hayvan insanların elindeki ekmeği, malları ve yaşam alanlarını elde edene kadar gaz çıkarmaya devam ederler.
Evet iyi anlamışsınız. Bu hayvanlar dünyamızdaki bize hükmeden yönetimler ve devletlerlerdir. Birisi diktatörlük adına osurur diğeri demokrasi sayesinde pısıtır ama sonuçta bayılıp yere düşenler, yönetimlerindeki millettir.
Biliyorum benimle dalga geçeceksiniz, ama ben bu iki hayvandan osuran diktatörü pısıtan demokrata tercih ederim.
Diktatör açık açık der ki “kulaklarınızı açın ve beni dikkatlice dinleyin. Allah’ın adıyla ve peygamberin yardımıyla gazı çıkaran benim. Benim görevim gaz çıkarmak, sizin kaderiniz ise bayılmaktır”
Ama demokrat,
Evet demokrat ve onun demokrasisi. İlk önce der ki “Bağırsak mı? Gaz mı? Hadı canım. Böyle şeyler mümkün değil” ve sonra şöyle devam eder: “Atalarımızdan ve babalarımızdan beri her türlü gaza ve gaz çıkarmaya karşıyız. Bizler tarih boyu insanların üzerine gaz salanlar ile savaştayız”
Ama kendi saldığı gazın sesi çıkmasın diye, çeşitli hileler kullanmaktan çekinmez. Bazen solcu olup kıçının sol tarafını biraz kaldırır ve sessizce gazı dışarı bırakır. Bazen de tesbihini eline alıp çevirir ve kıçının sağ tarafını biraz kaldırıp pısıtır.
Hükumetin görevi pısıtıp osurmaktır ve halkın kaderi de bayılmaktır.
Bence diktatörün osuruğundan bayılmak, demokratın sessizce pısıtmasından daha iyidir. Çünkü en azından kimin gazından bayıldığını anlarsın ve duyduğuma göre de, gürültülü bir gazdan zehirlenip dünyayı terketmek insana huzur verir.
Tekrar sözün gelişi terbiyesiz kelimeleri kullandığım için herkesten özür dilerim.
submitted by Zoroastrienne to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.17 15:09 PlazaTozu CV Hazırlarken Nelere Dikkat Edilmeli?

CV niz sizin özetiniz...
Konuyu ikiye bölüp ele alalım. CV yi önce içerik açısından sonra da şekilsel açıdan değerlendirelim.
Diyelim ki, o meşhur iş arama sitelerinden birinde CV nizi oluşturacaksınız. Adım adım zaten hangi bilgiyi dolduracağınız sırası ile önünüze geliyor. Ayrıca Word de kendi CV nizi kendiniz de oluşturuyor olabilirsiniz, buradaki başlıklar size bu konuda fikir verecektir.
İletişim bilgilerinizden başlayalım. Buraya yazacağınız E-mail adresi sıkça kullandığınız bir E-mail adresi olmalı ki size gelen maili hemen görüp aksiyon alabilesiniz değil mi? Aynı şekilde telefonunuz da güncel telefon numaranız olmalı. Doğum tarihinizi de girdiniz ve sıra adreste. İşte buraya lütfen mahalle, cadde, sokak ve hatta dairenizin kapı numarasına kadar tüm bilgileri girmeyin. İl/ilçe girmeniz kafi. Bu sizin güvenliğiniz için önemli bir husus. Böyle kişisel bir bilgiyi bu kadar kolay yazmamalısınız bence. Firmalar bunu iş yerine olan mesafe için ya da servis güzergahında olup olmadığınızı kontrol etmek için bilmek isteyebilir. Eee onun için de ilçe bilgisi yeter de artar. Cinsiyetiniz, uyruğunuz, askerlik durumunuz ve varsa ehliyet bilginiz yazılır. CV ye TC kimlik numarasına kadar yazan kişiler gördüm ben. Aman yapmayın. Hele bu devirde!
Gelelim deneyimlerinize. işte burada yazacaklarımız çok kritik. İlk profesyonel iş hayatınızdan bugüne çalıştığınız firmaları, oradaki unvanınızı, hangi tarihler arasında çalıştığınızı da girdikten sonra iş tanımınızı yapmanız gerekiyor. İşte burada kolaya kaçmadan, sabırla tek tek yaptığınız işleri yazmanız gerekir. Tabii bu böyle market listesi gibi de uzayıp gitmesin ama öyle tek bir cümle ile de geçiştirilmesin. Benim mesela görmeye dayanamadığım bir cümle vardı. “Tüm iş ve işlemleri yerine getirmek”. Bu nasıl mümkün olabilir ki? İş tanımınızı anlatır iken dürüst olun. Hiç yapmadığınız işleri yapmış gibi yazmanız CV nizi güzel gösterebilir belki ama bunları yapmadığınız ortaya çıktığında sizi de komik gösterir bu durum. O yüzden en başta kendinize dürüst olun ve neyseniz onu yazın. Çalışmadığı yerde çalışıyor gibi yazanı da gördüm, 2 ay çalıştığı şirkette 2 yıl çalıştım diyeni de. Ha bir de şöyle bir uyanıklık yapılıyor. Büyük, kurumsal bir firmanın belki distribütöründe, belki ona mal tedariği yapan bir firmada, belki onun acentesinde filan çalışıp da CV ye o büyük, kurumsal firmanın adını yazmak! İşte bu da itici oluyor. Büyük, kurumsal bir firmanın adını onun distribütöründe çalıştığınızı yazarak da geçirebilirsiniz CV nizde değil mi?
Yeni mezunum ve ilk iş deneyimim olacak. Ben ne yazacağım CV ye?” dediğinizi duyar gibiyim. Siz de okul hayatınızda görev aldığınız projelerden, staj yaptığınız yerlerden bahsedebilirsiniz. Takım çalışması ile elde ettiğiniz kupalardan, gönüllülük esası ile yaptığınız çalışmalardan, üyesi olduğunuz klüplerden ve proje ödevlerinizden bahsedebilirsiniz. Umarım bunları yapmışsınızdır bu arada. Yoksa valla işiniz zor.
CV deki iş tanımına yazacağınız 1 kelime belki de 1.000 kişinin önüne geçmenizi sağlayacaktır. Nedir sizin için o kritik kelime? Bunu ben bilemem ama siz biliyorsunuz. Biraz düşünün bulacaksınız.
İş arayışınızda CV niz sizden çok daha kıymetli. Önce onu görecek, beğenecek ve sonra sizi görmek isteyecekler. O yüzden ayırmanız gerektiği kadar vakit ayırın ve iş görüşmelerine çağırılmanızı sağlayacak CV ler üretin.
Şimdi gelelim işin biraz da şekilsel tarafına.
CV nizde bir fotoğraf muhakkak olsun. Ama öyle sıradan bir foto olmasın bu. Işığı ve netliği önemli bir kere. Bir bahar akşamı bir cafede kahvenizi yudumlarken çekilmiş bir fotoğrafınız CV niz için ideal bir foto olmayacaktır. Bir düğünde çekilmiş abiye elbiseli bir foto, sırtı açık bir elbisenin illede sırt dekoltesini göstermek için boydan çekilmiş bir foto gibi gibi fotolardan uzak durun. Ben böyle CV ler gördüm. Fotoğrafçıya gidip takım elbiseli-kravatlı foto çektirin de demiyorum. Sadece bakan kişiye profesyonel görünen bir foto olsun. Ha bir de kahkaha atar gibi değil ama gülümsediğiniz fotoların daha sıcak bir etki yarattığını düşünüyorum. Gülümseyin, çekiyorsunuz:)
Yazı şekli mühim. CV nizi print edin ve bir bakın şimdi. Yazı tipleri, karakterleri, büyük-küçük harf uyumu, giriş -çıkışlardaki boşluklar güzel görünüyor mu gözünüze?
Bazı yerleri arial yazı tipi ile yazarken bazılarını calibri, times new roman formatında yazarsanız olmuyor işte. Bir yazı tipi seçip onunla yazın ama mesela başlıkları bold yapabilirsiniz. Ya da önemli yerlerin altını çizebilirsiniz. Font size da önemli. Kimi karınca kadar küçük kelimelerin altına kimi devasa yazılar yazarsanız olmuyor. Bir de CV nizi edit etmeniz önemli. Hatalı yazılan kelimeler, noktalama işaretine uygun olmayan yerler var ise düzeltmelisiniz. Harvard Business Review dergisine makale mi yazıyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Bu bir makale değil evet ama bu sizin özetiniz. CV nize verdiğiniz değer kendinize verdiğiniz değeri gösterir.
CV deki referans alanına ille de bir şey yazmak zorunda değilsiniz. Tüm görüşmeleriniz olumlu sonuçlanır ise tekliften hemen önce referanslarınızı arayıp sizinle ilgili bilgiler almak isteyeceklerdir. İşte o aşamada verseniz de olur bence. Ama yok illa yazayım diyorsanız referansa mahalle arkadaşınızı, amcanızı dayınızı filan yazmayın. Referanslarınız birlikte çalıştığınız, raporlama yaptığınız ve sizin çalışma prensiplerinizi bilen kişiler olmalıdır. Bir de referans olarak yazdığınız kişinin düşüncelerini doğru düzgün ifade edebilen kişiler olmasına da bakın derim ayrıca. Zira referans için arandığında iki çift lafı bir araya getiremiyor ise referansınız, sizin için iyi olmayabilir.
Hobiler filan iş görüşmesi sırasında sohbetin tıkandığı bir anda ortamı biraz yumuşatmak için işe yarayabiliyor. Yazın bence. Ama gerçekten hobiniz var ise.
Tüm bunları muhteşem yaparsınız ama belki değerlendirecek kişinin ilk kriteri hangi burç olduğunuz da olabilir. İşte o zaman dua edin de çalışkan diye bilinen burçlardan biri olsun burcunuz:)
submitted by PlazaTozu to u/PlazaTozu [link] [comments]


2020.08.16 22:50 mechatchronic Kadın cinayetlerinin şehit haberleri gibi tepki çekmesi?

Son zamanlarda kadın cinayetlerine olan tepki arttı. Ki bu kötü bir şey değil insanlar ölmemeli. Fakat, ben herhangi bir şey hissetmiyorum. Fakar bütün insanlar sanki şehit vermiş gibi kendisi için savaşan bir nefer can vermiş gibi bu olaylara yakınmaları garip geliyor. Yapmacık, sanki bir siyasi olaymış gibi bu olayları ve istanbul sözleşmesini savunuyorlar.(ki ben nötrüm) ama hiç bu olaylara dilini uzatmayan entelektüel takip ettiğim bir kaç insan bile İstanbul sözleşmesi konusuna bu konulara çok ideolojik bakıyorlar gibi hissediyorum.
Ayrıca aile içi bir problem gerçekten de beni hiç ilgilendirmiyor tabii ki şiddet hak hukuk meselesi değil burda, ya da öldü ama hakketti tarzından vasat bir yorum yapmıyorum. Ama biraz kendi seçimi gibi hissediyorum yani o kişinin öldürülmesi benim için ya da toplum için bir sorun teşkil etmiyor tamamen hukuksal bir sorun.
Kendi seçimi konusunu açarsam mesela apartmanın 7. Katında bir balkon var balkonun demirleri yok ama tek balkon o çıkıp balkonda sigara içiyorsun bir gün balkon ıslanıyor yağmurdan çıktığında kayıp düşüp ölüyorsun. Açıkcası kadın cinayetlerini de bu şekilde bakıyorum. Kadın balkonuna demir takmadı diye ölmeyi hakketti mi hayır ama öldü diye alt komşusu onun balkonu ile ilgilenmeli mi? Balkonla ilgilenecek kişi kim? Evin sahibi hukuk.
Normalde böyle popüler konuları takmam ama saydığım entelektüel seviyede bir çok insan bu konuda duyae kasınca kafama takıldı nerede yanlış yapıyorum?
Bir de zaten genel olarak pozitif ayrımcılığı saçma buluyorum. Bir güruha pozitif, negatif ayrımcılık yaparsan mutlaka kültüre işler ve eşitlik bu durumda mümkün olamaz. Ben pozitif ayrımcılığa karşıyım. Irkçılığa karşı olduğum gibi. Kadın erkek eşitliği bir kaç hukuksal değişiklik ve eğitimle çok kolay aşılabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Hatta bir kadın aynı özelliklerde(hatta daha kötü) bir erkeğe göre isterse daha iyi bir pozisyonda çalışabiliyor, çalılabildiğini gördüm. Özel sektörde bir kaç yerde çalışmışsanız bunu görmemeniz mümkün değil kadınlar hep yapamaz edemez diye hafif işlere veriliyor.
submitted by mechatchronic to KGBTR [link] [comments]


2020.08.14 14:33 thepurplbanana bok postası

İnsanların beni sadece loldeki OTP'mden dolayı sevmesinden sıkıldım.Gözünüzün önüne getirmeye çalışın.Tinder dan tanıştığım güzeller güzeli bir kızla ilk buluşmadayım.Herşey çok iyi gidiyor,fazla iyi gidiyor.Ortak ilgi alanlarımız var ve mizah anlayışımız uyuşuyor lakin aynı zamanda birbirimizi şaşırtabilcek kadar farklı tecrübelerimiz var.Laf arasında LoL oynadığımı ve Yone OTP olduğumu söyleme yanlışımda bulundum. O sadece gülümsedi ve bana bunun ne kadar havalı olduğunu söyledi.Sohbete devam ettik. Tuvalet ihtiyacımın geldiğini farkettim ve tuvalete gittim ama telefonumu masada unutmuşum. İçimde çok ama çok kötü bir his vardı. Dayanamayıp masaya geri döndüm ve ne göreyim. Buluştuğum kız çok heyecanlı bir şekilde telefonuna bakıyor. Dur bir saniye! Bu benim telefonum! Şifremi hatırlamış olmalı. "Hayırdır?" Diiyip telefonumu elinden aldım ve ne göreyim! op.gg profilime girmiş ve maç geçmişimi inceliyormuş. "Sadece zaferlerle dolu yemyeşil maç geçmişini görmek istedim" dedi. Nereye gitsem Yone beni bir lanet gibi takip ediyor. Erkek, kadın herkes; eğer bu yeteneğe ve geniş Yone mekanik bilgisine sahip olduğumu duyarlarsa beni adeta bir feed makinesi olarak görüyorlar. Bazen eve atılıyorum, cinsel seks yapacağımı sanarken kız parmağıyla bilgisayarı işaret ediyor ve "Sadece Yenilmez ve orman Yone oyna da seni izleyeyim" diye diz çöküyor. Ben bu muyum? Cesaretinden loldeki süt bebelerinin götüne azakana kılıcı sokan bir katletme makinesi miyim?
Has gurbetçi dediğin döner dükkanı açtığında en az 5 kuzenini evropaya götürür. 3 kuruş kar için pakistanlı dilenci çalıştırmaz. Has gurbetçi fransadan 5 euroluk parfümü lütuf gibi getirmez koyar taşağını calvin kleinden full giyim getirir. Has gurbetçi almanyada 1 euroluk tikivobka minivonka gibi sabun kalıbı çikolata getirmez. Getirdiğiniz o sabun kalıbına delik açıp 31 çekeyim amk beleşçileri. 20-30 k biriktirip benim 10 senede alamadığım evi 1 senede 10 kardeş it gibi çalışıp alıyorsunuz. Gurbetçileri viyana meydanında varna fatihi 2. Murat gibi tokatlaya tokatlaya sikeyim.
AMINA KOYİM SABAHIN 6'SI DAHA KARGALAR YARRAĞINI SAĞA SOLA ŞILAP ŞILAP VURMAZKEN ORUSPU EVLADI PATRON BOZUNTUSU ARIY0 3 DAKİKAYA GELEBİLİR MİSİN DİYO BEN MAKARNEKS MIYIM ORUSPU EVLADI SABAHIN 6'SINDA 3 DAKİKA İÇİNDE ANANIN AMINDAN ATEŞLENEN RAMAZAN TOPUYLA MI GELICEM ?
düşünsenize adamın teki; uzaktan sevdiğiniz ve yüzüne dahi bakmaya kıyamadığınız, açılmaya korktuğunuz o melek gibi kızı altına almış, bağırta bağırta orgazma ulaştırıyor. kız orgazmdan kilitlenerek o kadar sıkı sarılmış ki geri çekilmeye vakit bulamadığından tohumlarını kızın içine akıtıyor ılık ılık. tam da günündeymiş kız. yumurtası en olgun dönemde. o erkeğin spermleriyle dölleniyor yumurtası. ikisine ait bir zigot gelişmeye başlıyor rahminde. hay allah. içinde spermleriyle uyuduğu erkek sabah oflaya puflaya kalkıp ertesi gün hapı alıyor da kurtuluyorlar embriyoya dönüşmeden. bundan sonra daha dikkatli olacaklar. ertesi sefer anal yoldan birleşiyorlar kızla. bir gecede tam üç defa, evet üç defa kalın bağırsağını sıcak spermleriyle dolduruyor o melek gibi kızın. ara sıra parmaklarını vajinasının dibine kadar sokup cervixiyle lıp lıp oynuyor. kızın kaç kere spermleri yuttuğunun haddi hesabı yok. daha sonraları erkeği içine rahat rahat boşalabilsin diye parasını cebinden karşılayarak spiral taktırıyor kendisine.
kız bütün her şeyini teslim etmiş ve onun olmuş. ayağa kalktığında bütün deliklerinden spermler sızıyor bacaklarına doğru.
sen ise uzaktan birlikte olsaydınız neler yapardınız hayalleri kurup "acaba bu kız bana bakar mı" diye iç geçirmekle kalıyorsun. ahh ah dostlarım, hayat bazen çok acımasız. bizim gibi betalar anca uzaktan bakıp acı çekiyor...
UwU öncelikle iyi günler kyaaa:33 -^ herkesin kötü günleri olabilecegini unutmaaa;) v_v kullanıcının oyunlarıni inceledik ve uygunsuz bir davranış bulamadık Allaha sovse 2.saniyede banlariz ama feedlemesi önemli değil wintrade önemli değil hesap alım satım hiç önemli değil sonuçta egirllere,riota veya allaha sovmedigi icin ban atmıyoruz herkesin kötü günü olabilir UwU Chan kendini iyi bak sihirdar bol muzlu günler<33^
-Riot Sorakanin götten yiyen askerleri
arkadaşlar ben 9 aylık evliyim, kocam astsubay. Birbirimizi çok seviyoruz ve aramızda bir problem yok ama yatakta canımı yakıyor. Üstelik beni boğazımdan tutup "nasıl iyi mi terörist kürt" Türk'ün gücünü gör rum orospu" gibi küfürler ediyor. Başta zevkli geliyordu ama giderek şiddetin dozunu arttırıyor artık çok yoruyor beni. Ne yapmalıyım?
Ciddi TİPİ ÇÖP OLANLAR BOŞ YORUM YAPMASIN KENDİNE SÖVDÜRTMESİN!
Beyler benim önemli bir sorunum var amk. Kızlar çok bakıyor. Artık bu bakma olayı cidden rahatsızlık vermeye başladı. Gözünü hiç ayırmadan bakıyorlar. Ben de gözümü ayırmadan bakıyorum ne zaman bakmayı kesecekler diye bakmayı hiç kesmiyorlar. Yanımda kız oluyor mesela geziyoruz diğer kızlar o kadar çok bakıyor ki yanımdaki kız benden daha çok rahatsız oluyor. Bakmasınlar diye ters yapıyorum ters bakıyorum ne bakıyon amk falan diyorum gülmeye başlıyorlar bu sefer. Evden bakkala kadar gitsem bile illa denk geliyor bi tane. Mahalledeki küçük çocuklardan numaralarını gönderiyorlar. Sosyal medyadan rahatsız ediyorlar. Engellemekten bıktım artık cidden. Ciddi bir ilişkiye başlamak istiyorum bu sefer kız bana diyor seni seviyorum ama sen çok çapkınsın beni çok üzersin korkuyorum diyor. Arabası olan kızlar daha tehlikeli üzerime sürüp ses açan mı dersin camı açıp laf atan mı dersin neler neler yahu. Arkadaşlarım bana kızıyor mal mısın amk hepsiyle takıl diyorlar ama halimden anlayan yok. Kızın yanında abisi oluyor babası oluyor kız gizlice bana işaret ediyor kağıda numaramı yazdım gel diyor kafasıyla arkayı gösteriyor. Aranızda mutlaka bunları yaşayanlar vardır beyler Bi akıl verin zor durumda kalmaya başladım ciddi ciddi rahatsız oluyorum amk
HANGİ KIZLARLA CİDDİ DÜŞÜNÜLMEZ
1- Twitter jargonundan anlayan 2- Facebook gruplarında takılan 3- LoL, CS oynayan 4- Türkçe rap dinleyen 5- Depresif görünmeye çalışan 6- İnstada DM anketi atan 7- Erkek kankası olan 8- 18 yaşından küçük olan 9- Reelde ne çok sessiz ne de çok sesli olan 10- Sürekli snap atan 11- Yaşam felsefesi trip atmak olan 12- Her şeyi ciddiye alan 13- Anime izleyen 14- Discord kullanan 15- Ateist satanist falan olduğunu sananlar 16- Sporculara düşen 17- Hiç bir fikri olmadan rastgele bişeylere bok atan 18- Saçma hikayelerle baydıran 19- Dışarıda çok duran eve az giden 20- Rüya ve burçlara inanan 21- Fallara inanan 22- Sevdiğin bir filme(vb.) bok atan 23- Herhangi bir taraftar grubuna üye olan 24- Bir siyasi görüşü normalden daha fazla savunan 25- İlgiye aç orospu cocukları 26- Ergen festlerine 5kmden daha fazla yaklaşan 27- Aşko tarzı kelimeler ile hitap eden 28- 160tan kısa olan 29- Saçını mal mal renklere boyayanlar 30- Sigara kullanan
kızı soyar soymaz zıbam diye geçirmeyeceksin beyinsiz evladı. uzun süre sevişin amk vakit bizim. sonra yavaş yavaş soyacaksın, hala sokmak yok amk evladı. kızı ilk başta yavaş yavaş dokunacaksın, tüm vücudunu gezeceksin. püf noktaları var da uzun sürer. o huylanıp, iyice kıvama gelmeye başlayacak. daha am'a dokunmadık. am yok daha. şimdi biraz kıvranmaya başladığında, amın etrafına bas çek yapacaksın, hafif dokunuşlarla. bunu yaptıktan sonra, dudağını amın etrafında gezdireceksin. daha yalamak yok. sadece dokundurup çekiyorsun. bir süre devam et. kız uçacak. yavaş yavaş ama yakınlaş, orada da dokundur çek dudağını. ilk sinyali yolladık. şimdi tüm vücudu dudağınla gezmeye başla. bunu yaparken arada sırada öpeceksin. kız kuduracak, hatta titreyecek. amın üst bölgesine geldiğinde öpüp çekeceksin. iyice yaklaşacaksın, bu sırada arada da yalıyorsun tabi. ellerin de hiç durmayacak moruk. ellerin sürekli aktif olacak. sen amı öpmeye geldiğinde, ellerin bacaklarda, göğüste olacak. deli gibi sıkmayacaksın. am'a bir öpücük kondurduktan sonra yavaş yavaş elini ama götürüyorsun ve yukarıya kızı öpmeye çıkıyorsun. biraz orada yedikten sonra yine yavaş hareketlerle, aşağıya iniyorsun ve am'a bir dil atıyorsun. sonra kızın suratına bir bak. o şu an burada değil. amı yaladıktan sonra artık iş emmeye gelecek. emeceksin. ellerin sabit durmayacak sürekli oynayacak. emerken kızın suratındaki o azgınlığı göreceksin. sok artık diyecek. amaaaan sakın sokma orospu çocuğu. o kadar yaladın, boşa gider. yalamaya devam. eller durmuyor, amın her tarafını yalayacaksık, isteyecek. daha yarrak sokmadık. kız zaten 1-2 dakika sonra yine isteyecek. çıkarıp yarrağı sokacaksın. erken mi boşalma sorunun var? kıza 3 git gel biraz bekle, beklerken kızı öp falan. sonra devam edeceksin. baktın boşalacaksın, pozisyon değiştirme ayağıyla vakit kazanacaksın. tabi bu erken boşalan yıkıklar için. buradan sonra ağzın, ellerin ve sikin hiç durmayacak. sürekli sikeceksin. ve 2 gün sonra bir mesaj: "yine gelsene"
Belli ki erkek arkadaşına çok büyük ilgi duyuyor ve hayatındaki ilk yada ilklerden biri bu ilişkisi. Heyecanı yüzünden vajinası ıslanmamış ama çok azgın olduğundan sıcacık. Böyle bir durumda vajina hem girilmeyecek kadar dar olur hemde 38 derece ısıya sahip olur. Çocuğun girememesi normal.
Translated by Toygar Ram Çiftliği
Koç çiftliğinde duşta 18 çıplak kovboy emmek istiyorum büyük sert zonklama musluklar on sekiz çıplak kovboy becerdin kovboylar ram çiftlikte duşlarda kovboylar
Sıcak kovboy sıcak sert turuncu, titrek musluklar güçlü onsekiz kovboy daha arka bahçede büyük şişkin musluklar çok Sabit
Orgy içinde duş at ram çiftlik Büyük horoz zonklama, rammed tarafından kovboy popo gibi bir üreme koç gibi çürümek isteyen
Büyük zonklama musluklar almak emdi gerçek derin kovboylar kadar onlar fucked içinde onların uyku ram çiftlik o kayalar Büyük kovboy titrek musluklar
Ram Ranch duşta 18 çıplak kovboy musluklar emmek isteyen dizlerinin üzerinde Ram Ranch duş becerdin becerdin olmak istiyorum on sekiz çıplak kovboy emmek isteyen büyük sert zonklama musluklar Cowboys Ram Ranch gerçekten kayalar
Sıcak kovboy sıcak sert turuncu, titrek musluklar güçlü onsekiz kovboy daha arka bahçede büyük şişkin musluklar çok Sabit
Orgy içinde duş at ram çiftlik Büyük horoz zonklama, rammed tarafından kovboy popo gibi bir üreme koç gibi çürümek isteyen
Ram Ranch duşta 18 çıplak kovboy musluklar emmek isteyen dizlerinin üzerinde Ram Ranch duş becerdin becerdin olmak istiyorum on sekiz çıplak kovboy emmek isteyen büyük sert zonklama musluklar Kovboylar Ram Ranch gerçekten kayalar
Büyük sert zonklama musluklar, gerçek derin kovboylar uyku ram çiftliğinde becerdin almak için emdi, o kayalar kovboylar seviyor musluklar
"رام رانش"
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
رعاة البقر الساخنة برتقالي جامدة الساخنة ، الخفقان الديوك بقوة ثمانية عشر رعاة بقر أكثر في الفناء الديوك المنتفخة الكبيرة من الصعب جدا
العربدة في الاستحمام في رام رانش كبير الديوك الخفقان صدمت بعقب رعاة البقر مثل كبش التكاثر الذي يريد التعفن
كبير الديوك الخفقان الحصول على امتص الحقيقي العميق رعاة البقر حتى الحصول على مارس الجنس في نومهم رام رانش ، إنه صخور يحب رعاة البقر الديوك الخفقان الكبيرة
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
رعاة البقر الساخنة برتقالي جامدة الساخنة ، الخفقان الديوك بقوة ثمانية عشر رعاة بقر أكثر في الفناء الديوك المنتفخة الكبيرة من الصعب جدا
العربدة في الاستحمام في رام رانش كبير الديوك الخفقان صدمت بعقب رعاة البقر مثل كبش التكاثر الذي يريد التعفن
18 راعي بقر عاري في الدش في رام رانش الديوك الخفقان الصلبة الكبيرة التي تريد أن يتم امتصاصها ثمانية عشر رعاة البقر العارية الذين يريدون أن يكون مارس الجنس رعاة البقر في الاستحمام في رام رانش على ركبتيهما يريدان مص الديوك رعاة البقر رام رانش صخور حقا
كبير الخفقان الثابت الديوك ، الحصول على امتص الحقيقي العميق رعاة البقر حتى الحصول على مارس الجنس في نومهم رام رانش ، إنه صخور يحب رعاة البقر الديوك
SENE 2013 omegleden tanıştığım aybüke diye bir sevgilim vardı 104 gün sevgili olduk sonra aldattı fln neyse ayrıldım orspudan bnde aylar sonra fake açtım onun resmini kydum hesap adında berna kaya koydum facete sonra kapandı o hesabı aybükenin orspuluğunu yayıp numarasını dağıtıp intikam almak için açtım başta sonra intikamı alınca abaza trollemek için kullanmaya dvm ettim tabi o zamanlar yaşım 17 bankmatik kartım yok daha abazalardan para kazanacak yaşta değilim nyse benim hesap baya tanınmaya başladı günde 1000 msj geliyor her grupta orospu berna olarak tanınıyor benim hesap günde binlerce yarrak fotosu geliyor neys konudan sapmyım berna kaya hsabını açtktan 2 yıl sonr biri bana msj attı dediki berna senin berna olmadığını gerçek adının Aybüke olduğunu blyom amk şok oldum yıllarca ben bu fakei açmışım aybükenin fotosunu kullndim adımı berna koymuşum milyonlarca msj gelmiş bir kişi bile sen fakesin sen erkeksin dememiş ama biri bana msj atıyor ve bernanın aslında aybüke olduğunu biliyor yani ben fake değilimde adımı değiştirmişim sanıyor ben berna dedim siktir amk senin Aybüke oldunu biliyorum dedi nerden biliyon dedim pornonu izledim dedi Herhalde taşk geçiyor yada daha önceden trollediğim biri sanıyorum dediki ifşanı izledim escobarda diyor bende pablo escobar mı diyorum bu güldü bana aybükenin yani eski sevgilimin ifşasini atti bir baktım benim aybüke yarrak yalıyo ve ifşanın üstünde ismiyle Aybüke yaziyo yüzü saçı kaşı aynı sevinsem mi üzülsem mi bilemedim ama hala fake olduğumu profesyonelce sakliyorum dedimki pornomu nerden buldun sil fln diyorum bunun attığı videoyu ss aldim aybükenin bütün arkadaşlarına o sakso çektiği fotoyu attım sonra aybükeyle son kez yüzleşmek bir güzel küfür etmek için msj atmak için profiline girdiğimde birde ne göreyim saksocu Aybüke türbana kapanmış ulan hayatımda ne kadar sakso çeken kız tanidiysam hep saksodan sonra kapanıyor amk sakso çeken imana geliyor resmen o zamanlar modayd sonra namuslu takılmak olmayan namuslarini sikeyim
Ok, this is ABSOLUTE fucking bullshit. I went to take a test in class yesterday, and when I saw some sexy looking quadratics, my boner engaged. When I found the y-intercept of the equation, I couldn't help it!!! I closed my eyes, and I TORE my dick to shreds, using whip like motions and pulled with great force. That was one of the best nuts I ever had, just thinking about it now gets me riled up. Thing is, I nutted all over the kid sitting right next to me, and the teacher got all pissed at me, screaming at me for jacking off on a classmate. I told that bitch to shut the fuck up, and that jacking off is a natural, artistic, and beautiful process. He should BE HAPPY that my semen is all over him, maybe he can learn a lesson or two about the culture and art of jacking off. HOWEVER, the teacher didn't agree with me. She KICKED ME OUT of the classroom, and I didn't even finish taking the test. Not only THAT, but they made me clean up my cum after it already dried out and solidified on the carrpet. THATS TORTURE!! Do you know how hard it is to clean dried cum? You CLEAN cum after its FRESH out of your dick, not an hour after you fucking nutted. This is a fucking OUTRAGE. Do you really expect me to not whip out my cock and jack off when i see a HOT quadratic on a test? Either make the equations less sexy, or LET ME jack off in your classroom, asshole.
yeter be yeter. burama geldi. ben de am sikmek istiyorum lan. bizimki de can lan. bizim de canımız çekiyor. doldum artık burama geldi, yarrağıma da laf geçiremiyorum, söz dinletemiyorum. o da bazı şeylerin farkına varıyor, nasıl varmasın, taş değil toprak değil, benden, canımdan, kanımdan bir parça. bıktı banttan yayından, artık canlı yayına geçmek istiyor. yeter bak yemin ediyorum yeter, çıldırmak üzereyim. damarlarımda kan değil sperm dolaşıyor sanki, aylardır döl sıçıyorum. asosyalim lan. karılarla konuşamıyorum. benim yarrağım da sıcak bi amcığa girmek ister elbet. biz de am sikebiliriz elbet. ama yok amk yok. ulan benim vefalı yarrağım bugüne dek ne verdiysem kabul etti. nereye soktuysam yok demedi, mızmızlanmadı. diş macunu tüpünü kesip mi sikmedim, akrilik yünlerine mi yaslamadım, sırf kızlık bozuyomuş hissi vermek için baştan aşağı ketçapa buladığım kumpiri mi sikmedim, babaannemin öğrenci evime sererim diye köyden yolladığı halıfleksi rulo yapıp mı sikmedim koridorun ortasında. ama bıktım eritilmiş, yuvarlatılmış kartonpiyerlere sürtmekten, bıktım banyonun giderini, balkonumdan geçen pimaşları sikmekten. hepsine eyvallah dedi bu vefalı, meczup yarrağım. ama olmuyor beyler. bi yerden sonra kabul etmiyor bünye. gerçek bi delik istiyor. sıcak bi amcığın ateşinde kavrulmak, gerçek bir amcığın g noktasında kolbastı şov sergilemek, kanlı canlı bir bızırın ana arterlerine haçlı seferleri düzenlemek, gerçek bir göt deliğinde türbülansa girmek istiyor.
___"cowonaviwus-kun, we musn't. pwease, my immune system is not that stwong uwu" "I have no othew choice" he wepwied with a hawsh tone "no pwease!" I begged. "I wouwd do anywthing!" he waised his eyebwow, intwigued. "anything?" His fingew twaced acwoss my face, the cowd touch send shivews down my spine. I fewt afwaid but at the same time I fewt dwawn into his gazing eyes, they wooked so dead inside, so... wonewy. "Anything fow you, c-cowonaviwus-kun... " I sniffwed Then I fewt a shawp pain in my chest. penetwating. I gasped fow aiw, which onwy came out as a stwuggwing guwgwe, a coughing fit of bwood. Bwood. Wawm bwood escaped my weak ass bitch body. I wooked at him again, betwayaw and pain in my eyes, as teaws stweamed down my face and I cowwapsed to the gwound. With my bwuwwed vision I see him wook down on me, his stawe wefwected some sowt of twiumph, satisfaction. With damped heawing, I heaw him say the wast wowds I wiww evew heaw: "Then pewish."
Girl: Please don’t rape me! Guy named Please: Teacher: Are you fucking serious? Girl named Serious: Teacher: Are you fucking done? Girl named Done: Teacher: Are you fucking for real? Girl named For Real: Teacher: Please stop fucking everything up. Girl named Everything Up: Teacher: Can you stop fucking fooling around? Girl named Fooling Around: Teacher: Can you stop fucking joking? Girl named Joking: Teacher: Stop fucking cheating! Girl named Cheating: Teacher: Stop fucking stealing! Girl named Stealing: Teacher: Stop fucking yelling! Girl names Yelling: Teacher: Stop fucking sleeping! Girl named Sleeping: Teacher: Today we are going to finger paint Girl named Paint: Teacher: today we are going to publicly execute Hjgfdfghdsafgdsafghds for war crimes! Kid named Hjgfdfghdsafgdsafghds: I am such a comedic genius that it’s utterly, quintessentially inconceivable how I failed my audition at the Laugh Factory. Absolute fucking injustice.
Sabah: Kahvaltı sonrası spor ise :elli gram yulaf ezmesi iki yumurta beyazı bir tam yumurta çırp omlet yap, altmış gram az yağlı böreklik lor peyniri, isteğin kadar domates salatalık, şekersiz yeşil veya normal çay. Daha etkili seksen beş gram yulaf kaynat bir ölçek protein tozu at karıştır ye Antrenman kahvaltıdan sonra değilse Dört yumurta beyazı altmış gram lor domates peynir bir dilim kepek ekmeği bir ölçek protein tozu
Öğlen yarım yeşil elma şekersiz çay veya kahve türleri, ayran veya sade kefir Daha etkili hiç yeme
İkindi: Eğer antrenman akşamsa: seksen beş gram pişmemiş pirinç yağsız lapa şekilde haşla yanına yüz elli gram tavuk veya hindi
Eğer antrenman yoksa İki yüz gram tavuk veya hindi haşlanmış brokoli isteğe göre havuç ve çeşitli sebzeler de haşlanıp yenilebilir toplam sebze miktarı iki yüz elli gramı geçmesin Antrenman yoksa daha etkili: Annenin yaptığı mümkünse etli veya tavuklu ıspanak, kereviz, pazı gibi düşüş karbonhidratlı ev yemekleri iki yüz gramlık porsiyonu geçme
Yatmadan önce eğer yoğun bir gün geçirdiysen bir ölçek protein tozu içebilirsin Antrenman öncesi yemeklerini iki saat önceden ye Antrenmandan önce filtre kahve içerisine bir tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı tavsiye ederim Ne olursa olsun antrenman sonrası protein tozu Antrenman esnasında bir buçuk litre su bitsin Gün içerisinde en az dört litre su Lor dışındaki süt ürünlerinden olabildiğince uzak dur Kalorilerini her fırsatta say Paketli yiyeceklerden kaç şeker düzeyini sıfıra yakın tut Günde beş grama kadar tuz istediğin kadar baharat tüketebilirsin
allah korusun ama eger boyle birsey basiniza gelirse parmaklarinizi kopegin gözüne sokun ve gözlerini oyun yada dasaklarini sikip patlatin amini siktimin itlerin bakin bakim nasil kaciyor amina kodumun iti bana hic bir havyan oglu hayvan it sever yazmasin sizinde annanizi sikerim gozlerinizi oyarim orosbu cocuklari sizi
Acil sikilmesi lazim sana threesome yazıyorum sex education izledik abi biliyoruz bu isleri :stuck_out_tongue: sekks terapisti olduk abi ya vajina uretra yumurtalık amcik derinliği 16 cm olup ilişki yaşanan kişiye gore uzayıp küçülebilir abi sen threesome yap derdin tasan kalmasın :wink:
sikmek istiyorum seni anlıyor musun benim minik orospum, sikmek istiyorum. götünün şerefiyle, haysiyetiyle oynamak istiyorum lan. etli götünün oynak loplarını yaba gibi ellerimle avuçlayıp, akli melekelerimi yitirinceye dek yaslı kalmak istiyorum kavisli çatının tam tepesinde. mor başlı gövel yarrağımı stabilize göt çemberinin etrafında nakış, nakış, ilmek ilmek dokumak istiyorum seni küçük fahişe. kanaviçe desenli yarrak damarlarımdan boncuk boncuk süzülen sıcak spermlerimi, saten kırlent üzerine işlenmiş iğne oyası dantel örneği misali işlemek istiyorum yassı götceyizine. kuru göt deliğine kırmızı fiyonk kurdele takıp, alkış tuta tuta, ağır aksak tempoda, düyek usulünde, hicaz makamında sikmek istiyorum seni. sana ızdırap vermek istiyorum orospu çocuğu anlıyor musun beni? itibarını, erkeklik gurunu, ömür boyu beslediğin, büyüttüğün, yaşatan haysiyetini beş paralık etmek, cümle akraba'i taallukatına rezil'i rüsva, kepaze eylemek istiyorum. babanın gözleri önünde sikmek istiyorum, annenin antika maun sandığında sakladığı naftalinli okul önlüğününü giydirip sikmek istiyorum, amca çocuklarının gözleri önünde pileli eteğini sıyıra sıyıra kucaklamak ve kıskaca almak istiyorum ürkek bedenini. dayının çocuklarına ekşi göt deliğini zorla yalattırmak istiyorum.
Corona virüsüne demişler dünyadaki bütün ülkelere tek tek gidip bulastin insanlari öldürdün peki niye hiç türkiyeye uğramadın demişler corona virüsü de demiş ki türkler öle bı millet ki 1 tane bırakırsan ardında devlet kurup intikam alır
yollardayım ben, ben gidiyorum yolun kenarına kocaman çorba yazmış, hayvan gibi toteme çorba yazmış. içeri giriyorum ne çorbası var diyorum? Mercimek. Ananı sikiyim hayallerimle oynadın orospu çocuğu. Ayak lazım paça lazım işkembe lazım. Mercimek ne o avradını siktiğim madem yok neden oraya kocaman çorba yazıyon orrospu çocuğu. ÇORBA
submitted by thepurplbanana to Tanrilar_Konseyi [link] [comments]


2020.08.14 04:12 yuzenpipi Sex hakkında bilgilendirici yazı. Oturup kendim yazdım dakikalardır buraya da atayım dedim belki birilerinin dikkatini çeker.

Arkadaşlar kısa bilgilendirici bir yazı yazmak istiyorum ben yuzenpipi, deneyimlerimden yola çıkarak yazacağım bu yazıyı.
Ne yazıkki pornstar bir kız tanıdığım olmadı ve onunla da iliskiye girmedim ve şu güne kadar blowjob konusunda ciddi bir tatmin yaşamadım ne yazıkki, ya birisinin dişleri değdi ya çekemedi falan.. işin özeti saksoda ben kişisel olarak zevk almıyorum penisim cok büyük bir penis değil 17 cm boyutlarında kalınlık ölçüsünü bilmiyorum ama bence yeterince kalın ve büyük hatta fazla bile olabilir bu tip penisler ağza girerken hele ağızlar açılmıyorsa dişlere bol miktarda temas edip hiç alınamayan zevki işkence haline getirebilir. Karşı tarafın da sex ve vücut sağlığı açısından oral sex/sakso/blowjop'tan önce penisinizi yıkayınız ya da partnerinizin penisini güzelce yıkamasını isteyiniz.
Ağızda boşalmak isteyenlePartnerinin spermini tatmak isteyenler. Öncelikle ağızda boşalmanın emin olun hiçbir espirisi yok hatta yanlış bir pozisyonda kasılmadan dolayı hareket kısıtlanmasından canınız acıyabilir penisiniz dişlere çok sert çarpabilir kanamalar yaralanmalar oluşabilir. Ve karşı tarafın rızası yoksa kesinlikle böyle birşeyi yapmanızı önermiyorum spermin tadını bilmiyorum ama tadan tanıdıklarım olsun (ben de daha önce blowjob esnasında ağıza boşaldığım zamanlar oldu ama bunların hepsi önceden konuşulmuş karşılıklı onay alınmış şeylerdi) aldığım ve duyduğum reaksiyonların tamamının tadının aşırı kötü olduğundan bahsediyorlardı ondan dolayı karşı tarafın midesini bulandırmaya gerek yok onaysız iş yapmayalım. Sperm/döl tatmak isteyenler için tadının hiç güzel olmadığı ama gerçekten her vitaminden aşırı zengin bir vücut sıvısı olduğunu biliyorum mideniz hassassa böyle bir işe sakın girmeyin derim yoksa sexi kusmukla sonlandırmış olursunuz.
Anal sex, benim için güzel deneyimler oldu 1 adet yabancı uyruklu insan dahil olmak üzere 3 farklı kadın ile böyle bir ilişki yaşadım ve hepsi sağolsun yeteri temizliği yapmıştı. Anal sex anüs dediğimiz kısmın aşırı sıcak olması (42 santigrat dereceleri buluyormuş) penisinizi bir miktar yakabilir ama kimileri için bu sıcaklık daha da şehvet uyandırabilir, condom kullanmanızı tavsiye ederim cok aşırı temizlik uygulanmadığına inanıyorsanız. Sebebi de belli sanki, penisiniz anüs içerisinde bulunan kötü huylu bakteriler ya da bilimum dışkı türevi maddelerden birebir temasta enfeksiyon kapabilir ve sizi sancılı bir süreç bekleyebilir. Anal sexi gerçekten temizliğine güvenmediğiniz birisiyle yapmamanız konusunda sizleri uyarıyorum yoksa hayatınız boyunca unutmayacağunız bir anınız olur ve muhtemelen sexten soğursunuz. Anüs içerisinin dar olması ve çok sıcak olması bazen çok zevk verdiği gibi penisinizi rahatsız edebilir canınızı yakabilir. Anüsü başta parmaklarla ya da bilimum penisinizden daha ince olan aletlerle yavaşça genişletmek pasif kalacak partnerinizin aldığı zevk açısından daha yararlı olacaktır ve partnerinizin canını gereksiz yere yakmayacaksınız. Kayganlaştırıcı konusuna gelirsek ben onlarca şey duydum zeytin yağı kullananı bile duydum (sanarsın yaprak sarma yapıyor :). ) bu iş için biçilmiş kaftan tabii ki de prezervatif markalarının ürettiği kayganlaştırıcı içerik oluyor vazelin de kullanılabilir bir yan ürün diyebilirim. Kullanımı zaten zor değil parmaklarınızla anüs içi ve çevresine ardından da penise bol miktarda sıkmak kaydıyla ilişkinize başlayabilirsiniz. Anal sexin iyi taraflarından birisi condom kullanmama özgürlüğünü tanıyor olması. Eğer düzgün şartlar bir araya gelirse vajinal sexten daha zevkli olması ve içeride boşalsanız da bir problem yaratmıyor olması da bazı avantajlarından. Tabii her güzel şeyin de kötü yanları var. Doğru temizlik uygulanmazsa unutulmaz bir anısı olabilir ve enfekte edebilir sizi. Doğru miktarda kayganlaştırıcı kullanmazsanız da aynı şekilde 2 tarafın da ilişki zevkini etkileyen önemli bir unsur olacaktır bu.
Gay ilişki hiç yaşamadım sebebi de cinsel yönelimimin homoseksüel, bisexüel, pansexüel... değil de heterosexüel olmamdan kaynaklı. Ama anlayacağınız o ki gay ve bisex ilişkilerde erkek erkeğe olan cinsel ilişkilerinde anal ve oral dediğimiz sakso olarak adlandırdığımız blowjob geçerli ve bu ikisini de yukarıda inceledim.
Ve vajinal ilişki lafın kısası "amdan" yine 4 farklı insanla yaşadığım deneyimleri neredeyse hissiyat bakımından aynı diyebilirim. Vajina darlığı/genişliği aldığınız zevki etkiliyor, kadının erekte olması/azması da vajinanın kabarıklığını darlığını ve sıcaklığını da etkileyen unsurlardandır. Eğer kadın yeterince erekte olmuşsa/azmışsa vajina/am kabarır daha da sıcaklar, kayganlığı artar (vajina sıvısı olarak adlandırılan sıvı kanaldan dışarıya akacak şekilde gelir buna da halk arasında am sulanması/sulanmak diye hitap edilir) ve daralır. Kişisel fikrim condom/prezervatif kullanmadan olmaz diye düşünüyorum. Erken boşalma sorunum olmamasına rağmen okey'in rötar condomlarını öneriyorum aldığınız zevk bir tık azalabilir ama biraz da kendinize hakim olabilirseniz yaklaşık 5dk daha uzun sex deneyimi sağlarsınız kendinize. Condomsuz vajinal ilişkiye karşıyım ama onun verdiği zevkin de bambaşka olduğunu söyleyebilirim. Şimdi de kötü yanlarına gelebilirim. Vajina sonuçta bir üreme organı olduğundan bir döllenme çocuk olma olasılığıyla biraz çekindirmiyor değil, yırtık delik ve eskimiş prezervatifler de condomlara karşı olan güveni haliyle azaltıyor. Kaliteli bilinen markaların prezervatif ürünlerini bilinen marketlerden almanızı tavsiye ediyorum. Ve kadınların adet döngüsü adet kanı olayı bir şekilde sex zamanında denk gelinirse ilişkiden soğutabikecek bir hal alabilir. Vajinayı yalamaya çok hevesli olanlar vardır diye tahmin ediyorum. Biraz pas tutmuş demir parayı ağzınıza atarak hatta üzerine biraz da işeyerek (tam aromayı almak isterseniz eğer) vajinajın tadını alabilirsiniz. Am suyu diye hitap edilen şeyin de tadının olmadığını (en azından ben tadını alamıyorum) söyleyebilirim. Temiz bir vajina yalanabilir ama yalamadan önce ıslak mendil gibi bir temizlik ürünüyle silmenizi şiddetle tavsiye ederim.
Ha bi de aşırıya kaçmak isteyip göt deliğini/anüs kısmını ve çevresini yalamak isteyenler: lavman yapıldıktan sonra orayı güzelce ıslak mendille temizleyip yapmanızı rica ediyorum yoksa bok tadı almanız çok olası. Celal Şengörün ve bunun tadına bakmış bir çok insanın da dediği gibi insan dışkısının tadı acı ve katlanılamaz.
Bilgilendirici bir yazı yazmak istedim ben yuzenpipi umarım aklında soru işareti olan insanlar az buçuk bilgilenmiştir.
Bunu da post olarak atacağım bilgilendirici bir yazı olduğuna inanıyorum.
Ve size tek söyleyeceğim şey şudur sex için. #TEMİZLİK YOKSA HİÇBİRİNİN ANLAMI KALMIYOR
iyi geceler kgb.
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.08.11 21:57 rohunder İşimiz çok zor ve yorucu olacak. Ama imkânsız olmayacak.

Biraz önce Atatürk'ün fotoğrafıyla göz göze gelip de gözlerinin içine baktığımda derin bir iç çektim, sigara yaktım ve bunu yazıyı yazma gerekliliği hissettim.
Bu topluluk içerisindeki bireylerin çoğu, benim kardeşim yaşında ve ben gerek Facebook'ta gerek burada bu durumu hiç yansıtmadım. Yaşımı yansıtmamın, yaşa hürmetin veya saygının hiçbir getirisi olmadığının kanaatindeyim. Bir insan, saygıyı istemekten ziyade saygınlığı kendi emeğiyle kazanabilmeli, yaşına hürmetten ziyade. Bu durum benden önceki nesiller için de geçerli olmalıdır. Binaenaleyh biraz önce de dediğim gibi çoğunuz her ne kadar kardeşim yaşında olsanız dahi, her birinize bir arkadaş gözüyle bakıyorum. Çünkü bir tek insanı dahi kazanabilmek ve kendinizi onun yüreğine işleyebilmek, ona yüksekten değil aynı seviyeden bakabilmeniz ile mümkündür.
Bu yazımın amacı, bunca zamandır edindiğim tecrübelerle ve bilgilerle oldukça hızlı ve akıllıca hareket etmemiz gereken zamanın oldukça yaklaşmış olduğunu sizlere hatırlatmak veya hiç aklınızda değilse bile bu konuda sizi bilgilendirmek istemiş olmamdır. Benim neslimin ve sizin neslinizin zamanı gelmek üzere diyebilirim. Yıllar önce bizi bu döneme açacak olan kapı, kilometrelerce uzaklıktaydı. Belki de çoğumuz, bu dönem kendilerine hiç uğramayacakmış gibi hareket etti, oyunlarla zamanını harcadı, hiçbir şey yapmadığımız bir olasılığın olduğu hayatın gazabıyla karşılaşmayacakmış gibi eğlendi, karşı cinslerle olan kavgalarıyla, eğlenceleriyle ve oyalanmalarıyla kafalarını meşgul etti, aileleri zamanın sonuna kadar yanında olacakmış gibi onlara bağlandı ve diğer çoğumuz ise ne sanatla ilgilendi ne bilimle uğraştı ne de bir kitap kapağı açtı.
Kendi hayatım üzerine konuşup "ben böyleyim, ben şöyleyim, ben bunları yaptım, ben şunları yaptım" diyerek sizi herhangi bir duruma hazırlayamam veya motive edemem. O yüzden "ben" yerine "biz" diyerek, biraz olsun kendimizi silkelemenin faydalı olacağı kanaatindeyim.
Her gün, her saat ve her dakika zamanımızı harcıyor, çocukluğumuz ile şu anki anın arasındaki mesafeyi biraz daha uzatıyoruz. Gün geldiğinde bize kol kanat geren ailelerimiz, şu an kendilerinden tiksindiğimiz ve inanılmaz kötü kararlarla birçok insanın hayatını heba eden devletin kontrolünü elinde tutanlar, başkanlar, bakanlar, sözde mafya bozuntuları, tarikat liderleri, örgüt liderleri ömürlerini bitirip de ölüp gittiklerinde bu koskoca hayat sahnesi bize kalacak. Şayet bu sahneye elimizde ve avucumuzda hiçbir şey olmadan, herhangi bir bilgiye ve tecrübeye sahip olmadan çıkarsak ne insanların güvenini kazanabiliriz ne de yapmak istediğimiz düzgün işleri anlatabilmek için sesimizi duyurabiliriz.
Bizden önceki neslin arkasında bırakacağı tüm pislikleri ve hataları bizler temizlemek zorundayız. Başka çaremiz ya da çıkar yolumuz yok. Ancak bunu da onlardan da önceki nesillerin yapmış olduğu gibi yarım yamalak bir temizlemeyle yapamayız. Yapacağımız en iyi icraat, tam bir temizlik ve medeni âleme adapte olmalıdır. Öyle ki yapacağımız icraatlar sonucunda yakalamaya çalıştığımız medeni âlem bile bizi örnek alabilmelidir. İşte bu yüzden işimiz çok yorucu ve çok zor olacak. Gün gelecek pes etmeyi düşüneceğiz, gün gelecek her şeyi bırakmak isteyeceğiz, gün gelecek cehaletle baş edemeyeceğimizi düşüneceğiz. Ancak böyle düşüncelerin beynimizi işgal ettiği anlarda düşünmemiz gereken ve sıkı sıkıya tutunmamız gereken tek düşünce ise bizden sonraki nesiller olacak. Her kim olursa olsun küçücük çocukların vatansız, topraksız, haksız ve hukuksuz bir şekilde koskoca dünya âleminde amaçsızca dolaşmasına müsaade etmememiz gerektiğini, onların zulme uğramaması gerektiğini, çağdaş ve refah dolu bir ülkede yaşamalarının gerektiğini düşüneceğiz. Şu an, şimdilik, biz genciz. Damarlarımızdaki kan dur durak bilmeden hızla akmakta. Ancak bu durum sonsuza dek devam etmeyecek. Okuyabildiğimiz kadar kitap, öğrenebildiğimiz kadar doğru bilgi, üretebildiğimiz kadar üretim, edinebildiğimiz kadar tecrübe edinmezsek bu anlattığım tüm gereklilikler, ileriki yıllarda güzel ve acı bir hayalden başka bir şey olmayacaktır.
Bize yıllardır söylenen, uymamız gereken ve istenilen, uygun görülen, verimli sanılan bir kölenin yaratılması için "Haddini bil!" sözünü sizlere hatırlatmak isterim. Hayır efendim! Haddimizi bilmeyeceğiz. Hatta haddimizden fazla öğrenecek, üretecek ve haddimizden fazla tecrübe edineceğiz. Çünkü "had", sınır demektir. "Sınırlarını bil!". Sizce bu modern çağda, merak edilen bir bilgiye erişmenin yıllarca sürdüğü döneme nazaran dakikalarca hatta saniyelerce eriştiğimiz bu modern çağda, bize "sınırlarını bil!" diyen "büyüklerimiz", bize en büyük zararı vermiyor mu? Veriyor. Nitekim onca baskıya ve onca engele rağmen, kendileri İngilizcenin i'sini bile bilemezken, biz yeni nesil, yabancı kaynaklara ve o kaynaklardaki bilgilere istediğimiz her an ulaşamıyor muyuz? Ulaşabiliyoruz. Şöyle düşününüz; internetin ve bilgisayarın ilk yıllarında bir bilgiye erişebilmek için önce dakikalarca bilgisayarın açılmasını bekledikten sonra dakikalarca hatta saatlerce internete bağlanabilmeyi beklerdik. Şimdi ise bilgisayarların ve internetin sunabileceği tüm bilgi hizmeti cebimizdeki internete sahip telefonlarda mevcut. Bunu yüzeyde düşündüğümüzde, oldukça basit bir cümle. Ama bunun daha derinine indiğinizde oldukça önemli bir güç ve silah. Çünkü bu modern çağın en büyük gücü ve silahı bilgidir. Tek bir bilgiyle bir holdingi yok edebileceğiniz gibi koskoca bir ülkeyi de yok edebilirsiniz. İşte eski neslin de korktuğu tek şey burası. Çünkü kendileri, bu modern çağa kadar tek bildikleri şey olan yok edici unsurlarla hareket ettiklerinden dolayı, bilgi gücünün yaratıcı gücünü ya unuttular ya da bu gücün farkında değiller. İşte tam da bu noktada bilgi ve tecrübe konusunda odaklanmamız gereken tek nokta bilginin yaratıcı gücü olacaktır. Bundan dolayı öğrenebildiğimiz kadar bilgi öğrenecek, edinebildiğimiz kadar tecrübe edineceğiz. Hatta haddimizi de aşıp öğrenebildiğimizden ve edinebildiğimizden de fazlasını öğrenecek ve edineceğiz. Çünkü sınırlarımızı zorlamazsak, sınırlara eriştiğimizde ilk duyduğumuz "Aferin!" ile yelkenleri suya indirirsek, "aferin dediklerine göre ben iyiymişim, o zaman bu kadar yeter!" dersek, ne eski neslin geride bıraktığı pislikleri ve hataları ne temizleyebiliriz ne karşımıza çıkan ilk engeli aşabiliriz ne de bir adım ileri gidebiliriz.
Oldukça ve olduğundan fazla hazırlıklı olmamız gerektiği konusunda sizi uyarmak istiyorum. Bundan sadece 1 sene önce "sahneye çıkmamıza daha 10 senemiz var" derken şu an 5 senemiz bile olduğunu düşünmüyorum. Kötü günler bizi beklemiyor. Bizi zor ve yorucu günler bekliyor. Şayet kendimizi herhangi bir alanda hatta her alanda geliştirmeyip, sadece beklemeye devam edersek, işte o zaman kötü günler bizi bekliyor diyebilirim.
Bu zamana kadar anlattıklarıma lütfen çok ama çok dikkat ediniz ve gereğini yapacağınıza, karşımızdaki bu büyük soruna karşı en doğru bir şekilde akıl ve mantıkla yoğurup düşünerek ne yapılması gerektiğine karar vereceğinize gönülden inanıyorum.
submitted by rohunder to KGBTR [link] [comments]


2020.08.10 18:10 griljedi GRRM - 2013 Söyleşileri

- Sam’in Gece Kalesi kütüphanesinde bulduğu “Maester Thomax’in Ejderha Ailesi, Targaryen Hanesi’nin Sürgünden Yükselişi ve Ejderhaların Yaşamı ve Ölümü Üzerine” kitabıyla Tyrion Lannister’ın bahsettiği “Ejderhaların Ölümü” kitabı, farklı iki kitaptır.
- İnsan psikolojisinin katmanları ilginç. Jaime Lannister'ı ele alalım, ilk başta aşağılıktır ama sonra ondan hoşlanmaya başlarsınız.
Bence insanlar böyle. Karakterlerime gri diyorum çünkü insanların gri olduğunu düşünüyorum. İçimizde kahramanlık ve asalet kapasitesine sahibiz, hepimiz asil şeyler yapıyoruz ve hepimiz daha sonra utanacağımız şeyleri yapma yeteneğine sahibiz. İnsanlarda bu karmaşıklığı seviyorum ve bunu karakterlerde yakalamaya çalışıyorum. İyi ve kötü olmadığını söylemem. Elbette iyilik ve kötülük vardır, mutlak değildir. Siyah ve beyaz değil - gri, açık gri veya koyu gri olabilir.
- Bu karakterleri ne zaman bitireceksin?
Kim bilir, tahmin yapmaktan vazgeçtim. Son iki kitap yıllar önceydi. Bir tahmin yaparsam ve yanlış çıkarsam, binlerce insanın bana kızgın e-postalar göndermesini sağlarım. Asıl endişem teslim tarihlerime uymak ya da kitapları yılda bir çıkarmak değil, kitapların ne kadar iyi olduğu. Tolkien gibi öldüğümde ve gittiğimde, umarım insanlar geriye dönüp bakacaklar ve yine de bunu okuyacaklar ve “İyi miydi yoksa kötü müydü?” diye sorucaklar, “Düzenli olarak zamanında çıkardı mı? ” değil. Shakespeare'in her oyunu yazmasının ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama sonuçta önemli olan işin kendisidir.
- Seriyi yazarken Robb ve Cat’in ölümünü ne zamandır biliyordunuz?
Bunu neredeyse başından beri biliyordum. İlk gün değil ama çok erken bir dönemde. Birçok röportajda kurgumun öngörülemez olmasını sevdiğimi söyledim. Orada ciddi bir gerilim olmasını seviyorum. Ned'i ilk kitapta öldürdüm ve birçok insanı şok etti. Ned'i öldürdüm çünkü herkes onun kahraman olduğunu düşünüyor ve tabii ki başını belaya sokacak ama sonra bir şekilde bundan kurtulacak. Bir sonraki öngörülebilir şey, en büyük oğlunun ayağa kalkıp babasının intikamını alacağını düşünmektir ve herkes bunu bekleyecek. Böylece hemen yapmam gereken bir sonraki şey [Robb'u öldürmek] oldu. (Bundan şunu çıkartabiliriz; en tahmin edilebilir, en ön görülebilir şeyleri gerçekleştirmemeyi tercih ediyor, çoğu zaman en azından.)
- Song of Ice and Fire okuyucu beklentilerini sık sık alt üst ettiğinden ve geleneksel fantastik hikaye anlatma yapılarından kaçındığından, hayranların bu masalın mutlu bir sonla biteceğine dair gerçek bir umutları olmalı mı? Bir oğlanın kısa süre önce Thrones'ta söylediği gibi, "Bunun mutlu bir son olduğunu düşünüyorsanız, dikkatinizi vermemişsinizdir."
Acı tatlı bir son beklediğimi defalarca söyledim.
- Yıllar boyunca okuyuculardan sahne(Kırmızı Düğün) hakkında ne tür tepkiler aldınız?
Aşırı. Hem olumlu hem de olumsuz. Yazmak zorunda olduğum en zor sahneydi. Kitabın üçte ikisi ama ona geldiğimde atladım. Böylece tüm kitap bitti ve hala bir bölüm kalmıştı. Sonra yazdım. Çocuğunuzdan ikisini öldürmek gibiydi. Okuyuculara kitabın olaylarını yaşadıklarını hissettirmeye çalışıyorum. Bir arkadaşınız öldürüldüğünde üzüldüğünüz gibi, kurgusal bir karakter öldürülürse yas tutmalısınız. Umursamalısın. Biri ölürse ve sen biraz daha patlamış mısır alırsan, bu yüzeysel bir deneyim değil mi?
- Neden bu kadar güçlü bir tepki aldığınızı düşünüyorsunuz? Robb, kitaplardaki "bakış açısı karakterlerinizden" biri değildi ve Catelyn gerçekten sevilen bir kişilik değildi.
[Uzun duraklama] Bu ilginç bir soru. İyi bir cevabım var mı bilmiyorum. Belki benim yaptığım yol yüzündeydir. Buna yol açan belli bir miktar önsezi var. Bu bir ihanettir. Savaş alanından çıkıyorsun, bu bir düğün ziyafeti. Robb huzurunu sağladı ve sen en kötüsünün bittiğini düşünüyorsun. Sonra birdenbire bu ortaya çıkıyor. Ayrıca öldürülen ikincil karakterler de var. Sonra dışarıda yüzlerce Stark insanı öldürüldü. Sadece iki kişi değil.
- Bana göre Robb ve Catelyn'in aile olması durumu daha da kötüleştiriyor ve Catelyn çok fazla acı çekti ve etrafındaki pek çok kişiyi kaybetti ve aslında sahip olduğundan daha fazlasını kaybettiğini düşünüyor çünkü Arya, Bran ve Rickon'un hayatta olduğunu bilmiyor. Sonra bu olur.
Ayrıca yalvarmak ile ilgili bir an var. Bir de rehineyi öldürüyor. Frey'in özellikle değer verdiği bir oğul değil. Yani sonunda blöfü boştu. Ve o yine de yapıyor. O devam ediyor. Bunun da belirli bir gücü var.
- Bunun cevabını bildiğimden oldukça eminim ama sahneden hiç pişmanlık duydunuz mu?
Hayır. Yazar olarak değil. Muhtemelen kitaplardaki en güçlü sahne. Bana bazı okuyuculara mal oldu ama bana çok daha fazlasını kazandırdı. Televizyonda izlemek benim için zor olacak. Zor bir gece olacak çünkü bu karakterleri de seviyorum ve bir TV şovunda oyuncuları tanıyorsunuz. Sevdiğiniz bir oyuncuyla olan ilişkinizi de bitiriyorsunuz. Richard Madden ve Michelle Fairley harika bir iş çıkardılar.
- Sahneden rahatsız olan okuyuculara ne dersiniz?
Ne söylediklerine bağlı. Kitabınızı bir daha asla okumayacağını söyleyen birine ne söyleyebilirsiniz? İnsanlar kitapları farklı nedenlerle okurlar. Buna saygı duyarım. Bazıları rahatlık için okur... Ve eski okuyucularımdan bazıları hayatlarının zor olduğunu, annelerinin hasta olduğunu, köpeklerinin öldüğünü ve kaçmak için kurgu okuduklarını söylediler. Ağızlarına korkunç bir şeyle vurulmasını istemiyorlar... Ve erkeğin her zaman sevdiği kıza sahip olabildiği ve iyi adamların kazanacağı bir tür kurgu okumayı ve hayatın adil olduğunu size yeniden teyit edilmesini istiyorlar. Hepimiz bunu bazen isteriz. Bu yüzden bunu isteyen insanları küçümsemiyorum ama çoğu durumda bu, yazdığım türden bir kurgu değil. Kesinlikle Buz ve Ateşin olduğu şey bu değil. Hayatın ne olduğu konusunda daha gerçekçi olmaya çalışırım. Sevinci var ama aynı zamanda acı ve korku da vardı. Bence en iyi kurgu, hayatı tüm aydınlık ve karanlığında yakalar.
- Buz ve Ateşin Şarkısı dizisinde 20 yıl önce hayalini kurduğunuz, sonunda yazdığınız sahneler var mı? Sonunda ulaşmak için heyecanlandığınız anlar?
Evet. İlk başta, 91'de bilmiyordum - henüz neye sahip olduğumu tam olarak bilmiyordum. İlk başta bunun bir roman mı yoksa bir kısa roman mı olduğunu bile bilmiyordum. Ben de bunu biraz zamanla keşfettim. Ama '91 yazında, bilirsiniz, birdenbire bana geldi ve ben onu yazmaya ve nereye götürdüğünü izlemeye başladım ama o yazın sonunda büyük bir serimin olduğunu biliyordum. Başlangıçta bunun bir üçleme olduğunu düşünmüştüm ama bunun ötesinde büyüdü. Fakat boyut farklı ve kitaplara başka unsurlar ekledim ama yine de hala aynı karakterler, '91’in karakterleri.
- İlk romanın ortasında bunun bir üçlemeden daha fazlası olması gerektiğini fark etmenize neden olan şey neydi?
Tam anlamıyla sonlardaydı, 95'te bir üçlemeden daha fazlası olması gerektiğini fark ettim çünkü 1.500 sayfa el yazmam vardı [ve] ilk kitabın sonuna yakın bir yerde değildim. Ben de dedim ki "Bunun burada üçe sığamayacağını biliyorum. Hepsini bitirmek için bu ilk kitabı iki kitaba ayırmam gerekecek." Bu belli bir miktar yeniden yapılandırma gerektiriyordu, ama geri döndüm ve bunu yaptım, yaklaşık 300 sayfa çıkardım ve bu ikinci kitabın başlangıcı oldu... Ve bir şeyleri hareket ettirdim.
Ve bir süre "Bu dört kitaplık bir üçleme" dedim. Bunun için bir emsal vardı. Bir arkadaşım olan Gene Wolfe dört kitaplık bir dizi yazdı, “dört kitaplık bir üçleme” diye şaka yapardı. Ve sonra, sürecin sonunda Clash of Kings'te aynı şey olduğunda, "Eh, belki de altı kitaptır" olduğunu fark ettim. Hiç beş demedim, dörtten altıya atladım. Ve sonra yıllarca altı kitap olduğunu söyleyebilirim. Sonra karım Parris yedi parmağını kaldırarak arkamda dururdu. Şimdi yedi diyorum ama artık kanla hiçbir şey yazmıyorum.
- Her zaman söylediğin söz, "hikaye anlatıldıkça büyüdü."
Tolkien'in sözü aslında, onu çaldım çünkü Yüzüklerin Efendisi başlangıçta Hobbit'in devamı olarak başlamıştı. Ve başlangıçta başka bir çocuk kitabı olması gerekiyordu, bir Hobbit'in küçük bir macerası. Ve açıkça bundan çok, çok daha büyük hale geldi.
- Aşık olduğunuz, artık heyecanlanmadığınız, bilirsiniz, hiç karakteriniz var mı?
Hala tüm karakterleri seviyorum. Hatta bazıları çok sevimli değil. En azından bakış açısı karakterleri. Bu karakterlerden birinin bakış açısıyla yazdığım zaman, gerçekten onların içindeyim. Yani, yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını anlamak için dünyayı onların gözünden görmeye çalışıyorsunuz. Ve hepimiz var, kötü adam olduğu düşünülen, kötü adam olan karakterler bile nesnel anlamda kendilerini kötü adam olarak görmüyorlar.
Bu, Kızıl Kafatası'nın sabah kalkıp "Bugün ne kötülük yapabilirim?" Diye sorduğu çizgi roman türünde bir şey değil. Gerçek insanlar böyle düşünmez. Hepimiz kahraman olduğumuzu düşünüyoruz, hepimiz iyi insanlar olduğumuzu düşünüyoruz. Kötü şeyler yaptığımızda rasyonalizasyonumuz olur. "Pekala, başka seçeneğim yoktu" veya "Birkaç kötü alternatifin en iyisi" veya "Hayır, aslında iyiydi çünkü Tanrı bana öyle söyledi" veya "Bunu ailem için yapmak zorundaydım." Neden boktan şeyler, bencil şeyler ya da acımasız şeyler yaptığımıza dair hepimizin rasyonelleştirmeleri var. Bu yüzden bunları yapan karakterlerimden birinin bakış açısından yazarken, bunu kafamda tutmaya çalışıyorum.
Ve seviyorum, bu yüzden orada bana Victarion Greyjoy gibi temelde bir ahmak ve kaba olan insanları bile sevdiren bir empati var. Ama kendini mağdur hissediyor ve dünyayı belli bir şekilde görüyor. Ve Jamie Lannister ve Theon Greyjoy, hepsinin kendi bakış açıları var. Hepsini seviyorum. Bazılarını diğerlerinden daha çok seviyorum sanırım.
- İnsanlar, Ice and Fire’a bir üçleme olarak başladığında, tek bir satırın olduğu bir taslağınız vardı, "Ve bu arada, Westeros'ta soylular güç konusunda tartışıyorlar." Ve bu satır, serinin ortadaki üç veya dört kitabına dönüştü. Bunun doğruluğu var mı?
Bu grotesk bir abartı ama bunda en azından bir parça doğruluk var, evet. Karakterleri tanıtıyorsunuz ve bazen kendi başlarına bir hayat sürüyorlar.
Bazı büyük karakterler için - evet, her zaman planlarım vardı, Tyrion'un hikayesinin bundan sonra nasıl olacağını, Arya'nın hikayesinin ne olacağını, Jon Snow'un hikayesinin ne olacağını biliyordum. Başlıca ölümlerin ne olacağını ve ne zaman geleceklerini biliyordum. Bu en yakın şey olacaktır.
Ancak Tyrion'un uşağı Bronn gibi çok popüler bir karakter haline gelen bazı ikincil karakterler de olacaktır. Aniden çıktı. [Düşünüyordum], "Tamam, Tyrion bu iki paralı askerle karşılaştı, Bronn ve Chiggen. Ve biri onun için savaşacak. Hangisi olacak? Tamam, Bronn ile gideceğiz." Ama onun hakkında yazdığım gibi, kendine özgü bir kişilik geliştirdi ve geçmişi süper gizemlidir, nereden doğduğunu, nereden geldiğini bilmiyorsunuz ama hakkında yazmak eğlenceli. Bir sahneye çıkıyor - bir kez bir TV şovunda rol aldığında, onu oynayan harika bir aktör var - gerçek oluyor.
- Dizideki Margaery ile – benim Margaery Loras'tan daha genç, Loras'tan daha yaşlı değil. Yani o gerçekten on altı yaşında bir çocuk gibi ve Natalie harika biri ama açıkça on altı yaşında bir çocuk değil. O çok zeki. Neredeyse benim Margaery'min on yıl içinde olacağı hal (kızı yaşatırsan :D ).
- Arya'yı ilk tanıştırdığınızda, onun bir suikastçı olacağını biliyordunuz?
Henüz suikastçı değil. Sen öyle olacağını varsayıyorsun. O bir çırak.
- Ama zaten insanları öldürmeye başladı ve birçok sırrı öğrendi.
Sadece Ice and Fire'da değil - Wild Card serisinde de bunu biraz yaptık, çocuk askerinin her şeyi büyüleyici bir yapı. Elimizde çok tatlı ve masum bir çocuk resmi var. Bence Afrika'daki yakın tarihin bir kısmı ve daha uzun tarihin bir kısmı, doğru koşullar altında, bunların (yetişkin) erkekler kadar tehlikeli ve bazı yönlerden daha tehlikeli olabileceğini gösterdi. Bir düzeyde, bu onlar için neredeyse bir oyun.
- Serinin ortasında planladığınız beş yıllık boşluğa takıntılıyım. Bu nasıl oldu?
Başlangıçta herhangi bir boşluk olmaması gerekiyordu. Kitap ilerledikçe, sadece bir zaman geçmesi gerekiyordu. 1991'deki orijinal konseptim, bu karakterlerle çocukken başlayacaktım ve yaşlanacaklardı. Arya'yı sekizde alırsanız, ikinci bölüm birkaç ay sonra olacak ve o sekiz buçuk olacak ve [sonra] dokuz olacak. Hepsi bir kitabın alanı içinde olacaktı.
Ama onları yazmaya başladığımda olayların belirli bir ivmesi var. Yani bir bölüm yazarsınız ve sonraki bölümünüzde bu altı ay sonra olamaz çünkü ertesi gün bir şeyler olacak. Yani ertesi gün ne olacağını yazmanız ve ondan sonraki hafta ne olacağını yazmanız gerekiyor. Ve haberler başka bir yere taşınır.
Ve çok geçmeden, yüzlerce sayfa yazdınız ve geçmek istediğiniz altı ay veya yıl yerine bir hafta geçti. Yani bir kitabı bitiriyorsunuz ve muazzam miktarda olay yaşadınız ama bunlar kısa bir zaman diliminde gerçekleşti ve sekiz yaşındaki çocuk hala sekiz yaşında.
Böylece bu ilk üç kitap için beni gerçekten etkiledi. Bunun beni ele geçirdiği anlaşılınca, beş yıllık boşluk fikrini buldum. "Zaman burada istediğim gibi geçmiyor, bu yüzden zamanda beş yıl ileri atlayacağım." Ve biraz daha büyüdüklerinde bu karakterlere geri döneceğim. Feast for Crows'u yazmaya başladığımda yapmaya çalıştığım şey buydu. Yani [boşluk] Kılıçların Fırtınası'ndan sonra ve Kargalar Ziyafeti'nden önce gelecekti.
Ama kısa süre sonra keşfettiğim şey - ve bununla bir yıl uğraştım - [boşluk], Fırtına Fırtınası'nın sonunda Braavos'a giden Arya gibi bazı karakterlerde işe yaradı. Beş yıl sonra geri dönebilirsiniz ve o beş yıllık bir eğitim aldı ya da Orman Çocukları ve yeşil görüleri tarafından ele geçirilen Bran, [böylece ona beş yıl sonra geri dönebilirsin]. Bu iyi. Onlar için çalışıyor.
Diğer karakterler hiç işe yaramadı. King's Landing'de Cersei bölümlerini yazıyorum ve "Evet, beş yıl içinde altı farklı adam El olarak görev yaptı ve bu komplo dört yıl önce vardı ve bu şey üç yıl önce oldu." Ve bunların hepsini geri dönüşlerde sunuyorum ve bu işe yaramadı. Diğer alternatif ise, bu beş yıl içinde hiçbir şeyin gerçekleşmemiş olmasıydı, bu da tahminlere aykırı görünüyordu.
Jon Snow meselesi daha da kötüydü çünkü Fırtına'nın sonunda Lord Commander seçildi. Orayı kaldırıyorum ve "Beş yıl önce Lord Komutan olarak seçildim. O zamandan beri pek bir şey olmadı, ama şimdi bir şeyler yeniden olmaya başlıyor." Nihayet, bir yıl sonra "Bu işi yapamam" dedim. (Yalnız 4 kral eli olacak bilgisini mi vermiş bu? Huuuu)
- Beş yıl olacak ve sonra Kış mı gelecek yoksa Kış mı olacaktı?
Kış’ın gelişi süreci...
- Öyleyse, sonbahar 5 sene sürecekti?
Evet. Seriyi kurduğum şekilde bunun için pek çok emsal var. Yaz on yıl sürdü. Beş yıllık bir Sonbahar pek bir şey değil.
- Beş yıllık aradan sonra yazmak için yazdığınız bazı şeylerin Dance with Dragons da dahil, kitaplarda olduğunu biliyorum.
ADwD ve AFoC. Bir kısmı orada. Bazılarını elden geçirdim. Onun bir versiyonu var ama aynı versiyon orada değil. Bazıları henüz çıktı. Sadece işe yaramadı.
- Sihir kullanmanın tehlikeleri nelerdir? Ne yanlış gidebilir?
Sihir asla sorunun çözümü olmamalıdır. Yazar olarak inancım her zaman Faulkner’ın Nobel Ödülü kabul konuşması olmuştur ve burada “Yazmaya değer tek şey, kendi kendisiyle çatışan insan kalbidir”. İyi kurgu, iyi drama bununla ilgilidir: Başı dertte olan insanlar. Bir karar vermelisin, bir şeyler yapmalısın, hayatın tehlikede ya da namusun tehlikede ya da kalp krizi yaşıyorsun. Tatmin edici bir hikaye oluşturmak için, kahramanın problemi çözmesi veya problemi çözmede başarısız olması gerekir - ancak problemle bir tür rasyonel yolla uğraşması gerekir ve okuyucu bunu görmelidir. Ve kahraman sonunda kazanırsa, zaferin kazanıldığını hissetmek zorundadır. Büyü ile ilgili tehlike, zaferin kazanılmamış olmasıdır. Birdenbire son bölümdesin ve kendini bir deus ex machina ile sonlandır. Kahraman birdenbire, eğer bu özel büyülü bitkiden biraz alabilirse, bir iksir hazırlayıp problemini çözebileceğini hatırlar. Ve bu bir hile. Bu çok tatmin edici değil. İşi ucuzlatıyor. İyi yapılmış fantezi - Tolkien gibi bir şey - Yüzüklerin Efendisi'ni tam başlangıçta mükemmel bir şekilde kurar. Yüzükten kurtulmanın tek yolu, onu Hüküm Dağı'na götürmek ve geldiği ateşlere atmaktır. Bunu ilk andan itibaren biliyorsun. Ve eğer tüm bunları yaşasaydık ve sonra kitabın sonunda aniden Gandalf dedi ki, bekle bir dakika, yeni hatırladım, işte bu diğer büyü, oh, yüzükten kolayca kurtulabilirim! Bundan nefret ederdin. Bu tamamen yanlış olurdu. Sihir işleri mahvedebilir. Sihir asla çözüm olmamalı. Sihir, sorunun bir parçası olabilir.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.30 00:26 x375214 Red Pill Zizek 1: Paralaks'a onsoz

TÜRKÇE BASKIYA ÖNSÖZ
Bana sık sık soruyorlar: kitaplarınızda nasıl bir etik savunuyorsunuz? Bütün hepsinde ortak olan bir etik tutum var mı?
İşte yanıtım: evet, var, ahlaktan yoksun bir etik savunuyorum - ama Nietzsche’nin bizi kendimize sadık kalmaya, iyinin ve kötünün ötesindeki seçilmiş yolumuzda ısrar etmeye çağıran ahlaksız etiği değil. Ahlak benim diğer insanlarla olan ilişkilerimin simetrisiyle ilgilidir; onun sıfır seviye kuralı “benim sana yapmamı istemediğin şeyi bana yapma”dır; etikse, tersine, benim kendimle tutarlılığımla, kendi arzuma bağlılığımla ilgilenir. Fakat, etikle ahlakı ayırmak için tümüyle farklı bir yol daha var: Friedrich Schiller’in naifle duy- gusal karşıtlığı çizgisinde bir yol. Ahlak “duygusaldır,” ötekilerini (sadece), ötekilerinin gözüyle kendime baktığımda, iyi olan kendimi sevmem anlamında içerir; etikse, tersine, naiftir - yapmam gereken şeyi yapılması gerektiği için yaparım, iyiliğim yüzünden değil. Bu naiflik düşünümselliği dışlamaz - hatta ona, insanın yaptığı şeye karşı soğuk, katı bir mesafesi olmasına izin verir. Bu türden etik tutumun en iyi örneklerinden biri, Agota Kristofun Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan adlı üçlemesinin ilk cildi olan Defter’de sergileniyor. Kitap ikinci Dünya Savaşı’nm son ve Komünizmin ilk yıllarında, büyükanneleriyle birlikte küçük bir Macar kasabasında yaşayan ikiz iki çocuğun öyküsünü anlatıyor, ikizler tümüyle ahlaksız - yalan söylüyor, şantaj yapıyor, öldürüyorlar... - yine de, en saf haliyle otantik bir etik naifliği cisimlendiriyorlar. Birkaç örnek vermek yeterli olabilir. Bir gün, ormanda aç bir asker kaçağıyla karşılaşırlar ve istediği birtakım şeyleri ona getirirler:
Yemek ve battaniyeyle geri geldiğimiz zaman, bize şöyle dedi: “Çok iyisiniz.”Biz de yanıt verdik: “iyi olmaya çalışmıyoruz. Bunları sana getirdik çünkü kesinlikle ihtiyacın var. Hepsi bu.” (43)
Hıristiyan etik tutumu diye bir şey varsa, bu odur: komşularının talepleri ne kadar tuhaf olursa olsun, ikizler naifçe bu talepleri karşılamaya çalışır. Bir gece, kendilerini eşcinsel mazoşist olan bir Alman subayıyla aynı yatağı paylaşırken bulurlar. Sabahleyin uyanır ve yataktan çıkmak isterler, ama subay onları durdurur:
“Kıpırdamayın. Uyumaya devam edin.” “işemek istiyoruz. Gitmemiz lazım.” “Gitmeyin. Buraya yapın.” Sorduk: “Nereye?” Şöyle dedi: “Benim üzerime. Evet. Korkmayın, işeyin! Suratıma.” Yaptık, sonra da bahçeye çıktık, çünkü yatak sırılsıklam olmuştu. (91)
Aşk eylemi diye bir şey varsa, bu gerçek bir aşk eylemi! İkizlerin en yakın dostu rahibin kahyası, onları ve giysilerini yıkayan genç, şehvetli bir kadındır, onlarla erotik oyunlar oynar. Sonra açlık içindeki bir Yahudi kafilesi kasabadan geçirilip kampa götürülürken bir şey olur:
Hemen önümüzde, zayıf bir kol uzandı kalabalıktan, kirli bir el açıldı ve bir ses duyuldu: “Ekmek.”Kahya gülümsedi ve ekmeğinin kalanını verir gibi yaptı; uzanmış ele uzattı ekmeği, sonra kahkaha atarak ekmeği tekrar ağzına götürdü ve şöyle dedi:“Ben de açım!” (107)
Çocuklar onu cezalandırmaya karar verirler: onun mutfaktaki fırınına biraz barut koyarlar, o yüzden, kadın sabah ateşi yakınca fırın patlar ve kadını yaralar. Kardeşler bu arada rahibe de şantaj yaparlar: rahibi, hayatta kalmak için yardıma muhtaç bir kız olan Tavşandudak’ı nasıl taciz ettiğini herkese söylemekle tehdit eder, ondan haftalık düzenli para isterler. Şaşkın rahip onlara sorar:
“Bu çok canice. Ne yaptığınızın farkında mısınız?” “Evet efendim, Şantaj.” “Hem de sizin yaşınızda.... Çok yazık.” “Evet, bunu yapmak zorunda kalmamıza çok yazık. Ama Tavşandudak ve annesinin paraya kesinlikle ihtiyacı var.” (70)
Bu şantajda kişisel hiçbir şey yoktur: hatta daha sonra rahiple yakın dost olurlar. Tavşandudak ve annesi kendi başlarına yaşayabilecek hale gelince, rahipten daha fazla para almayı reddederler:
“Yeter artık. Yeterince verdin. Kesinlikle gerekliyken para aldık senden. Şimdi biraz Tavşandudak’a verecek kadar para da kazanıyoruz. Hem ona çalışmayı da öğrettik.” (137)
Bu başkalarına karşı soğuk tavırları, gerektiğinde onları öldürmeye de varır: büyükanneleri süt bardağına zehir koymalarını istediği zaman, şöyle derler:
“Ağlama büyükanne. Yapacağız; eğer gerçekten istiyorsan bunu bizden, yapacağız.” (171)
Naif de olsa, bu tür öznel bir yaklaşım hiçbir şekilde canavarca-soğuk düşünümsel bir mesafeye engel olmaz. Bir gün, ikizler yırtık pırtık giyinip dilenmeye gider; gelip geçen kadınlar onlara elma, bisküvi vb. verir, biri de başlarını okşar. Sonra bir başka kadın onlara evine gelip biraz çalışmalarını, karşılığında onlara yemek vermeyi önerir.
Şöyle dedik: “Sizin için çalışmak istemiyoruz hanımefendi. Sizin çorbanızı da ekmeğinizi de yemek istemiyoruz. Aç değiliz.” O da sordu. “O zaman neden dileniyorsunuz?” “Nasıl bir şeymiş görmek ve insanların tepkilerini gözlemek için.” Bağıra çağıra gitti o zaman: “Sefil rezil haydutlar! Üstelik bir de edepsizler!” Eve dönerken elmaları, bisküvileri, çikolatayı ve paraları yolun kıyısındaki otların arasına attık.Baş okşamasını atmaksa olanaksız. (34)
Benim durduğum yer işte bu - böyle olmak isterdim: duygudaşlıktan yoksun etik bir canavar, kör bir kendiliğindenlikle başkalarına yardım etme görevini yerine getiren, ama onların iğrenç yakınlıklarından kaçınan bir canavar. Böyle daha çok insan olsaydı, dünya, içinde duygusallığın yerini soğuk ve katı bir tutkunun alacağı hoş bir yer olurdu.
submitted by x375214 to RadioFreeTurkey [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.29 15:08 griljedi GRRM - 2008 Söyleşileri

- GRRM, 5. kitap için “Anti-Kahramanlar” konulu panelde, Jon’un yakında, geçmişte gördüğümüzden daha gri bir karakter haline geleceği yorumunu yaptı (Gilly’i ölümle tehdit etmesi gibi ufak tefek noktaları kast ettiği aşikar ve ölümüyle beraber sonraki kitaplarda daha karanlık, gri bir karakter haline geleceğinin imasını da yapmıştı).
- Valyria çelikleri her zaman pahalıydı ama “kıyamet” sonrası daha pahalı hale geldi. Silah yapımı dışında (çatal vb.) birkaç öğenin yapımında da kullanıldığı olmuştur.
- Daena, bir Targaryen kraliçesinin asla kendi başına yönetemeyeceğini belirleyen Ejderhaların Dansı olmasaydı nasıl kraliçe olabileceği hakkında şikayet ederek Daemon Blackfyre’ın isyanına öncülük etti mi?
Kesinlikle mümkün ama Aegon'un Blackfyre'ı piç oğluna halkın önünde armağan etmesi yüzünden belki de onun kral olması gerektiği konusunda yaygın şekilde konuşulmaya başlandı.
- Fetih’ten bu yana savaşlar ve isyanlar dışında hiçbir büyük hanenin yok edilmemesi garip değil mi?
Seri daha bitmedi (aha, en az bir haneye güle güle diyeceğiz sanırım).
- Cyvasse, herhangi bir belirli oyundan mı esinlenildi?
Biraz satranç, biraz blitzkrieg, biraz strateji. İyice karıştırın ve hayal gücü ekleyin(Blitzkrieg: Almanların temel saldırı doktirini; hızlı ve ani saldırılarla düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip, yok etmek).
- "Zihninizin kulağında," Westeros'un farklı bölgelerindeki aksanları gerçek hayattan aksanlarla eşleştiriyor musunuz yoksa Dornelu ağır konuşma gibi detaylar öncelikle arka plan rengi midir?
Evet, Westeros'un bölgesel aksanları var. Onları fonetik yazım hatalarıyla tasvir etmeye çalışma fikriyle biraz oynadım ve aslında biraz daha az eğitimli karakterlerle biraz yapıyorum ama bu şekilde delilik oluyor. Aksanları sözdizimi ve sloganlarla telkin etmeye çalışıyorum(Demek Dorne dışında da aksanlı konuşuluyormuş, pek fark etmedim, belki ana dilinde okumadığımızdan).
- GRRM, Davos Seaworth'un Annenin dualarına cevap verdiğini gerçekten duyup mu yoksa bir sanrı mıydı? Belirsiz olmasını mı istediniz?
Öyleydi. Bu yüzden soruyu cevaplamayacağım. Okurlarım kendi sonuçlarına varmakta özgürdürler.
- Okuyucularının hikayeye çok katılmasını mı tercih ediyorsunuz yoksa sadece harika hikayeler olarak okumalı mı ve onlar hakkında fazla düşünmemeli mi?
Bence her yazar, eserinin dikkatle okunmasını takdir ediyor. Ne de olsa yıllarca bu kitaplar üzerinde çalışıyoruz. Sonra ortaya çıkıyorlar ve okuyucular günlerce hatta saatler içinde onları yuruyor. Bu, bir anlamda çok sevindirici ama aynı zamanda tüm incelikli notları ve küçük kurnazlıkları ve zekice imaları ve ironileri ve cümle dönüşlerini çok uzun süre terlediğimiz duygularını kaçırdıklarını düşünürsek sinir bozucu olabilir. Tekrar okumaya dayanacak kitaplar yazmaya çalışıyorum, böylece her okuduğunuzda takdir etmek için daha fazlasını bulacaksınız ... ve bu nedenle okuyucular bana kitapları yeniden okuduklarını söylediklerinde çok heyecanlanıyorum(Her defasında zevkle okuyoruz, tontiş ama sen de bitir artık şu kitapları ki biz de heyecanlı olalım!).
- Ulukurtların bölümlerini yazmak nasıl bir şey?
Gerçekten imkansız. Taslaklara bakıp "bir kurt bu kelimeyi bilemezdi" diyordum. Tabii ki bir kurt gerçekten HERHANGİ bir kelime bilemez ama herhangi bir kelime olmadan yazmak zordur. Tek yapabileceğim bu bölümleri tatlandırmak, kurdun dünyayı bir insanınkinden çok farklı algıladığını telkin ediyorum ... ama her zaman çok ileri gidip gitmediğimi veya yeteri kadar ileri gidip gitmediğimi merak ediyorum.
- Serçeparmak, Gauis’dan mı esinlenildi?
Kesinlikle hayır. Gaius Caligula deliydi ama Petyr Baelish olabildiğince aklı başında. Caligula göz alıcıydı ve dikkatleri kendine çekerdi. Serçeparmak daha zekice davranır.
- Tyrion neden bu kadar harika ve yazılmasına ilham veren şey neydi?
Çok çeşitli kaynaklardan ilham alınmıştır. Ben dahil. Ben daha uzunum.
- Favori karakter sorusuna “Tyrion. Arya da yazmak eğlencelidir.” cevabını verdi (klişe soruları sormayın, kaç kere aynı şeyi demek zorunda?).
- Ormanın çocukları elfler gibi mi ve yanlarında başka ırklar var mı?
Hayır, elf gibi değil. Onlar, çocuk gibi işte. Westeros'un da devleri var, bu yüzden dünyamda başka ırklar var ama elf yok.
- Serinin sonunda dünyanın tam bir haritası olacak mı?
Tüm dünya? Hayır kesinlikle olmaz. Orta çağların hiçbir Avrupa haritası muhtemelen Amerika veya Avustralya'yı içeremezdi ve Çin ve Hindistan hakkındaki fikirleri bile ... ah, yanlıştı.
Eylemin gerçekleştiği bölgeler, karakterlerin hareket ettiği yerler? Evet.
- Çok eşli evlilikler Westeros'ta, özellikle Targaryenler söz konusu olduğunda, bugün kabul edilebilir mi?
Bazı büyük ateş soluyan ejderhalarınız varsa, insanların normalde sorun yaşayabilecekleri birçok şeyi kabul etmelerini sağlayabilirsiniz.
- Cersei’ye bir POV vermenin arkasındaki niyet onu daha sempatik yapmak mı ya da yapmamak mı?
Karakterlerimin "sevimli" veya "sempatik" olup olmadığı konusunda endişelenmiyorum. Benim ilgilendiğim şey onları gerçek ve insan yapmaya çalışmak. Eğer tamamen üç boyutlu bir karakter yaratabilirsem, okurlarımdan bazıları onu sevecek ya da sevmeyecek ve bu benim için sorun değil. Sonuçta, gerçek insanlar gerçek dünyadaki gerçek insanlara böyle tepki verir. Politikacılar ve film yıldızları hakkındaki görüşlere bakın. HERKES belirli bir karakteri seviyorsa veya ondan nefret ediyorsa, muhtemelen kartondan yapılmış olduğu anlamına gelir. Bu yüzden okuyucularımın kimleri sevdiklerine, hayran kaldıkları, nefret ettikleri, acıma, sempati duydukları, vb. Karar vermelerine izin vereceğim. Sansa, Cat, Jaime ve Theon gibi karakterlerin herkeste farklı duygular yaratması/intiba yaratması bu işi doğru yaptığımı gösteriyor demek.
- İnanç Militanları, haçlılardan mı esinlen me?
Genel hatlarıyla da olsa evet.
- Sandor ve Sansa buluşacak mı?
Neden? Tazı öldü ve Sansa da ölü olabilir. Sadece Aleyna Taş var.
- Seride Arya’nın rolü ne olacak?
Yorum yok.
- Ashhai, Yi Ti gibi doğu bölgelerinde bir POV görecek miyiz?
Bazıları belki. Fantasyland’ın Kaba Kılavuzu’nda – bu arada şişme bir kitaptır- ortaya konan bir kurama göre, sonunda her karakterin haritada gösterilen bölgeyi ziyaret etmesi gerektiğini desteklemiyorum.
- Jon ve Dany ileride buluşacak mı?
Okumaya devam edin.
- Oberyn Martell, İsyan sırasında neredeydi?
İyi soru. Hazırlıksızım, cevabı hatırlamıyorum. Belki Dorne'de, belki de bir kiralık birlikte dar denizde. Emin olmak için notlarımı kontrol etmeliyim.
- Hiç Winterfell'in iktidarında bir hanım veya Kış Kraliçesi oldu mu?]
Hayır. Her ne kadar bir gün Winterfell'e seyahat ettikleri ve Dişi Kurtlar ile tanıştıkları Dunk & Egg hikayesini yazmayı umsam da.
- Soylu leydiler, konuklara hizmet etmek, peynir yapmak gibi birçok pratik şey için eğitiliyor mu?
Sansa sadece genç bir leydiden daha fazlası. O sadece bir soylu değil, Westeros'un en güçlü soylularından birinin kızı. Büyük haneler küçük hanelerin üstünde olduğu gibi, küçük haneler de halkın çok üzerindedir.
Peynir yapmaz, hayır ama Arya eğlenceli olacağını düşünebilir.
- Eğer Kargaların Ziyafeti ikiye bölünmeseydi, kimin açılış POV’u kalacaktı (Varamyr, Pate)?
Pate.
- Mace Tyrell ve Dikenler Kraliçesi, Loras’ın cinsel tercihinin farkında mı?
Evet.
- Dul’un Feryadı şu an nerede?
Hala Kızıl Kale’de, Tommen’ın onu kullanabileceği yaşa gelmesini bekliyor(Daha çok bekler).
- LF’nin Bran’ın öldürülmesi meselesinde Joff’un üstünde bir etkisi var mıydı?
Littlefinger, Joff üzerinde belirli bir gizli etkiye sahipti ... ama Winterfell'de değildi, bunun hatırlanması gerekiyor.
- Arya, Tazı’yı istemediği için mi yoksa acı çekmesi için mi öldürmedi?
Evet. (Ulan insan iki soru değil, belirli tek bir soru sorar, hangisine evet dedi şimdi?)
- Çok eşlilik hakkında bir soru üzerine... Zalim Maegor'un birden fazla karısı var, bu yüzden emsal vardı. Bununla birlikte, Targaryen krallarının düzeninin etki kapsamının genişliği, İnanca ve diğer lordların görüşlerine karşı artık ejderhaları olmadığından, belirgin bir şekilde azaldı(kısaca ejderha olmadığı için Targaryenler istedikleri şeyi yapma konusunda eskisi kadar rahat değilmiş). Bir ejderhanız varsa, istediğiniz kadar eşiniz olabilir ve insanların itiraz etme olasılığı daha düşüktür.
- Doran neden Renly’nin davasına destek vermedi?
Doran, ister cvasse ister taht oyunları olsun, kazanmak için oynar. Muhtemelen Renly'yi kazanan olarak görmedi. Dorne ve Highgarden arasındaki düşmanlık da bir rol oynadı, eminim.
- Chataya'nın ziyaretlerini gizlemek için gizli tünelini yapan El Tywin miydi?
İlginç bir kuram(yeme bizi GRRM :D ).
- Pycelle neden Lannisterlara bu kadar sadık?
Kesinlikle daha açığa vurulmamış bir arka plan var ama Pycelle'e sorarsanız, Diyar’ın yararına olacak şekilde hareket ettiğine ısrar ediyordu(Yoksa o bir Lannister piçi mi? :D ).
- Melisandre neden Stannis’in AA olduğuna inanıyor? Onu aramış mıydı yoksa Selys mi getirdi?
Ejderhaların Dansı’nda fazlasını öğreneceksiniz (çok bir şey gördük denemez).
- Maegor’un ölümü... kim ve neden?
Fazlası açığa çıkacak... bir yerde veya başka bir yerde.
- Kargaların Ziyafeti'nin isimlerden ziyade betimleyici başlıklarla başlamasının bir nedeni var mı?
Evet.
- Arya neden Kargaların Ziyafeti'nde Lord Snow'a yapılan referansı tanımadı?
Bunu düşünmeyi okuyucularıma bırakacağım.
- Benjen neden NW’ye katıldı?
Güzel soru, bir gün cevabı alacaksınız ama bugün değil.
- Rhaegar’ın cesedine ne oldu?
Targaryen geleneğine göre yakıldı.
- Sansa'nın hikayesi ile "The Bear and Maiden Fair" şarkısı arasında herhangi bir bağlantı var mı?
Y
Görmemiz gerekecek.
- Asshai’yi görecek miyiz?
Hiç değilse sadece flashback ve anılarda (hmm o zaman Dany’nin Asshai olayı yalan mı oldu? Anı vs. ise bu olsa olsa Melisandre’nin olur).
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


Assassin's Creed Origins İncelemesi (PS4) İBRAHİM TATLISES'TEN OĞLU HAKKINDA ŞOK İFADE MEVLİT TEPKİSİ! BÜŞRA NUR ÇALAR İLK KEZ KONUŞTU Fatih Terim'den Derbi Sonu Açıklaması: 'Hata Benim' yanmış tencere dibi tutmuş tencere nasıl temizlenir.Tencere dibi kömür gibi olursa nasıl temizlenir Bilinç transferi mümkün mü? (4K) Borsa mı Bes mi daha karlıdır? AYŞE - MURAT  BİTTİ TEBRİKLER (KAHRAMAN TAZEOĞLU ŞİİRİ) aheve - İLK Orhan Ölmez 'Sarıl Bana'

hata - translation - Turkish-English Dictionary - Glosbe

  1. Assassin's Creed Origins İncelemesi (PS4)
  2. İBRAHİM TATLISES'TEN OĞLU HAKKINDA ŞOK İFADE
  3. MEVLİT TEPKİSİ! BÜŞRA NUR ÇALAR İLK KEZ KONUŞTU
  4. Fatih Terim'den Derbi Sonu Açıklaması: 'Hata Benim'
  5. yanmış tencere dibi tutmuş tencere nasıl temizlenir.Tencere dibi kömür gibi olursa nasıl temizlenir
  6. Bilinç transferi mümkün mü? (4K)
  7. Borsa mı Bes mi daha karlıdır?
  8. AYŞE - MURAT BİTTİ TEBRİKLER (KAHRAMAN TAZEOĞLU ŞİİRİ)
  9. aheve - İLK
  10. Orhan Ölmez 'Sarıl Bana'

Merhaba ARkadaşlar Yemekleri tencerede unutup dibini tutturmayan hatta benim gibi tencere dibini kömür gibi yakmayan var mı :) Tencere dibi yandı çıkmıyor di... Doğru ya da yanlış yaptım diye kendimi anlatmak için ne halim var ne mecalim. İddialardan bir tanesi eşimin hatta benim de müşavir olduğuma dair iddialar var. Benim eşim kısa bir süre ... Bu hisseler 5 – 10 yıl gibi hatta benim uzun vadeli yatırım felsefeme göre bir nev’i “emeklilik fonu” gibi biriktirilmek üzere alınmalı. Bu mantıkla yatırım ... Benim acımın nedeni de sensin. Suçsa kendinden çok sevmek birini, kabahatse herkesten farklı tutmaksa onun yerini; özrüm kabahatimden büyük benim. Çünkü çok sevdim. Suç da kabahat de ... İlk 10 dakikanın haricinde ilk yarıda çok da denilen gibi bir oyun değil. ... Burada bir sıkıntı ve sorumlu varsa, bu benim. Hata benim zaten. ... olmuyor. Bunun iki yolu var. Eğer bunu ... Hatta benim yılın oyunu diyebileceğim oyunlardan biri haline gelmiş. Hikaye sürükleyici, dövüş mekaniği efsane, yan görevler ise arada benzer şekilde olsa da bir şekilde farklı ... Our new desktop experience was built to be your music destination. Listen to official albums & more. Söz : aheve Beat : Zemin Katı Production Hadi yine iyisin , gözümün önündesin Ağzındaki bokla da çok fena olabilirsin Ama benden başka çıkar yok ki , beni salma sakın başından ... Sinemanın vazgeçilmez hatta benim içinde vazgeçilmez bir alan, Bilim-Kurgu, bugün hem beyin fırtınası yapıp hem de mümkünlüğü sorgulamak için karşınızdayım. Bilindiği üzere ... Benim Tatlıses Konakları'na gelmeme de engel olarak 18 Haziran'da 'O buraya bir gelsin hele görüşürüz, ben burada onu bekliyorum' şeklinde tehditvari konuşmuş.